Bu Blogda Ara

25 Haziran 2013 Salı

Tabutta Rövaşata

Kategorilendirdiğim 3 tür film vardır nazarımda; iyi vakit geçirmelik olanlar, izledikten sonra adamı koltuğa gömenler ve bir de bunun bir tık ötesi olan adamı darmadağın değen ve izledikten sonraki etkisiyle hayatının bir yerinden kendine rol çalan, uzun süre kişiyle yaşayan filmler. Kimileri bir de bunlara "kötü film" olgusu katıyorlar ki ben daha izine rastlayamadım. Bu film tam da söylediğim 3. kategorinin müdavimi. Derviş Zaim, müridine telkin eden mürşit edasıyla bizi karşısına alıp hakikatin parlaklığına dokunmamızı sağlar ve bu bizi çok fena sarsar.


Filmlerin bende yer edinmesinin yegane nedeni; beslendiği kaynak olan hayattan aldığı durumu sanki arada hiç bir araç yokmuş gibi, sinema perdesinin o şeffaf tülünden hayatımıza transfer etmesi. Bundandır Zeki Demirkubuz sinemasına bu müthiş hayranlığım. Bu filmde izlediğiniz ne oyunculuklar, ne mekan, ne de yaşanan olaylar kurmaca bir yapıt havasını size hiç ama hiç sezdirmezler ve gayet olağandır her şey. Yani sanki Ahmet Uğurlu Mahsun karakterini canlandırmamış da, kendisi zaten oymuş gibi oynar rolünü. "Sefil bir adam rolünü oynarken o sefil adam olurum ben" sözünü şiar edinmiştir kendisine. Mahsun, İstanbul'da boğaz köprüsünün nefes kesen o müthiş deniz ve boğaz manzarasının çok uzağında değil, hemen altında başka türlü bir yaşamın var olduğunu gösterir bize. Bunu sezinleyebildiğim kadarıyla Derviş Zaim; arkaplandaki köprü, gemiler, yatlar/katların Mahsun'un çok uzağında, üstünde ve ötesinde olduğunu ve Mahsun'un en azından bunlara bir bakış atabilmek için başını o "kendi yeraltı dünyasından" kaldırıp bakması gerektiğini kamerayı alçaktan/alttan alarak adeta sinema dilinde şiir yazmıştır.


Mahsun hayatını pek de kalabalıklaştırmamıştır. Filmdeki tavuş kuşlarının haberini yapan muhabir kızın söylediği "modern hayat bizi birbirimize daha çok benzeştiriyor" sözü Mahsun gibilerini istisna tutmuştur. Onun yaşantısının devinimi Reisten(Tuncel Kurtiz, ki büyük oyuncu olduğunu burada da göstermiştir) alacağı harçlıkla karnını doyurması, arkadaşlarıyla akşamı edeceği muhabbet ve akşamleyin de kalmak için bir yer bulmasından ibarettir. Mahsun kaybedendir de; arkadaşı, çok sevdiği Sarı'yı kaybetmiştir ve hayatına artık bulduğu ilk parayla aldığı şaraplarla birlikte arkadaşlarıyla gidip Sarı'nın mezarında yaptıkları gravol eklenmiştir.


Mahsun bugünki hayatımızda herkesin sokakta her gün onlarcasına rastladığı ve "şarapçı" yaftasını yapıştırdığı adamlardan biridir. Bulduğu ilk parayla gidip şarap almayı ihmal etmez hiçbir zaman. Ama onun için bu ritüel zevkü sefadan ziyade o acımasız, yırtıcı kış ayazında Sarı'yla aynı kaderi paylaşmaktan kaçarcasına -Bahman Ghobadi'nin Sarhoş Atlar Zamanında'da tanık olduğumuz- içini ısıtmak için aldığı bir sarmalayıcıdır. Mahsun her gece arkadaşları tarafından o ayaza terk edilirken, yapsa da yapmasa da her gün polisin kodese tıkıp bir kamyon dayak attığı, reyisin koruyucu kanatlarının kendisini pek de sarmalamadığı, kahvecinin artık dükkandan def ettiğinde tüm bunların hıncını/öfkesini bir taşa yükleyip atacakken bundan vazgeçip tüm olumsuz fiillere rağmen "ama arkadaşlar iyidir" sözünü etmesi o taşı suratımızda hissettirir.


Ama Mahsun vukuatlıdır, sevdiğinden midir yoksa mecburiyetten midir bilinmez Mahzun'un arabalarla kurduğu çok özel bir bağ vardır. Mahsun Albert Camus'un Sisifos Söyleni'sinde de yer bulan mitolojik karakter Sisifos'la kader ortağıdır adeta.  " Tanrılar Sisifos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep." diye bahseder Camus. Mahsun'un da kaderi özdeştir. Kendisi her gece aynı hatada ısrar edercesine araba tutkusuna ket vuramayıp bir araba alarak İstanbul'un kendisi gibilerine adeta gizli bir yasak koyduğu o caddeleri/sokakları turlarken yüzündeki o tarif edilemez hazda, sevdiğiyle Reis'in teknesinde çıktığı düş yolculuğunda ve en sonunda açlığın imanını gevrettiği ve değer verdiği o tavus kuşunu kesip yemeye hazırlanırken; Sisifos'taki o taşın en tepede tekrar aşağı yuvarlandığına benzer şekilde gizli bir el sanki Mahsun'un mutluluğu önünde engel olarak çıkar karşısına.


Mahzun seviyordur aynı zamanda. Hiç bir zaman göz göze gelme cesaretini, uzaktan attığı bakışlarındaki tedirginliği koruyuşunu, sigaradan her yudumunda külünün birikip düşmeye yüz tutması gibi sevdiğinin gözlerinin önünde yitişinin çaresizliği, belki yanında olsa tek bir kelime edemeyeceğini bilmesine rağmen bir adım atma uğraşının içinde kopan fırtınalarını, kızın düşen sarı fularına yüklediği anlam ve nasıl bir güzellemeyle geri vereceğine dair yaşadığı ürkeklik, yaşadığını tekrar hatırlarcasına sevdiğine görünmeden önce saçını tarayışındaki o naiflik, sevdiğinin kendisinden bir pamuk isteyişinden duyduğu o mutluluğu/heyecanı Mahsun'un acı ve kederle yoğrulmuş o kart yüzünde neşet eden ve belki daha önce kendisin de tanık olmadığı çocukca hazza dönüşü ve bunu yerine getirmek için yaptığı o koşuşturma, bunun için eczaneye gidişi bize bu dünyanın bu güzel abilerin hatrına döndüğünü hatırlatıyor. Ama Mahsun'un aşkı da kaderiyle özdeştir. Mutluluk ihtimali dahi haramdır ona. Sevdiği çok da masum değildir Masum'un, bağımlısı olduğu o eroini elde etmek için vücudunu akbabalara peydahlarken, Mahsun'un tanık olduğunda yaptığı gibi bu hayattaki tüm hıncımızı o masalara, şişelere, sandalyelere yükleyip Mahsun'la birlikte dünyanın o adalet duvarına beraberce fırlatırız adeta. Her ne olursa olsun, sevdiğinin yine krize girdiği bir anda çaresizce Mahsun'a gelip o harika "Mahsun beni Taksim'e götür" repliği yüreğimizdeki yangına soğuk duş etkisi yapar ve boyun eğer sünger çekeriz yine Mahsun'la birlikte geçmişe. Ama bunun yükü de iyiden iyiye ağırlığını hissettirir artık göz pınarlarımızda, taşınamaz olur bizim için bu yük ve nihayet Taksim'de o beklenti anında istemsizce, kendimizden gizler gibi tutamaz bırakıveriririz gözyaşlarımızı.



Filmin ismi bana göre filmin bütününü fazlaca belirleyen bir kapsamda. Sanıyorum ki, insanın o çaresizlikler, yoksunluklar, yoksulluklar, acılar içerisindeki o "dar, tabut gibi alanda" pek de olağandışı, röveşata gibi artistik hareketlere ne yer ne imkan olduğunu, bunu yapmaya çalıştığında da Mahsun'un başına gelen gibi hayat her zaman düdüğünü çalıp "tehlikeli pozisyon" ultimatomunu veriyor. Ve böylesi bir ahvalde tabuta uzanır gibi kaderine boyun eğip Masumiyet'in Bekir'i gibi usul usul yürümek zorundasındır.


Bir parantez de filmin müziklerine ayırmak farzdır, ki Baba Zula ile Yansımalar filmin yüreğimize nakşetmesinde önemli rol oynarlar. Özellikle Bab-ı Esrar çalarken ki o "ayyy" sesini her duyduğumuzda bir irkilme yaratıp yüreğimizde bir şeyler koparıp götürür.

Hülasa, Camus'un Sisifos'a kitabın sonunda söylediğini buraya uyarlamak gerekirse, Mahsun her gün o yeraltından çıkıp yukarıdaki hayatta onu bekleyen acıya; inatla umutla karşı gelip katılışıyla bize başlı başına bir ders vermektedir ve bizim de onu mutlu tahayyül etmemiz gerekiyor.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Yaşasın Karamazov!



Dosto Baba ve Karamazov Kardeşler'i.. Hakkında ne söylenebilir, nasıl söylenebilir; kitaba hakkını teslim etmek, bu müthiş deha işi eseri kendisine yaraşır bir şekilde kutsamak için... Öncelikle belirteyim ki, kitabı okuma sürecinde müthiş bir diyaloğa giriyorsunuz Dostoyevksi'yle ve onun karakterleriyle. Hatta o da yetmiyor kitabı okuduğunuz her bölüm sonunda içinizde yazmaya dair müthiş bir istek uyanıyor ama gel gör ki masa başına geçip yazmaya gelince tıkanıyor insan, böylesine insanoğlunun yaratabileceği en güzide eserin sahibi yazarla aynı uğraşı; 'yazmak uğraşını' paylaşmanın verdiği dayanılmaz ağırlığı parmaklarınızın ucunda hissediyorsunuz. Ama diğer yandan da bu eseri okuyan bir insanda sanmıyorum ki, hakkında konuşma-yazma isteği uyanmasın. Bu bir gerekliliğe dönüşüyor adeta, bende olduğu gibi. Yazmazsam beyinde uçuşan tüm o duygu-düşünceleri kısmen de olsa belli sistematiğe dökmezsem, o bir toz bulutu-kaos ortamı olarak varlığını her daim sürdürecek gibi.

 Dosto babaya düşecek ne dipnotum, ne yorum getirecek cesaretim ne de eleştirip yargılayacak cürretim var. Bunun dışında söyleceklerim de kitabın özeti durumunu göstereceğinden bir kaç yerinden aklımda kalanları tutup bunu söylemeli. Öncelikle 3 kardeş de(aslında 4, gayri-meşru Smerdyakov da vardır) birbirine o kadar zıt karakterlerde ve dünyaya çok farklı pencerelerden bakan karakterler olsa da Dosto baba tüm hepsini bir potada müthiş eritmiş. Beni özellikle Alyoşa ziyadesiyle etkiledi, onun o her durumda -bazen sinir bozucu bir saflığa kaysa da- açık olan 'kalp gözü', en tasasız-kaygısız-dünyayla barışık karakteri olarak görülse de bana göre romanda İvan'dan dahi çok arayışta olan, kimliğini arayan ve bunun sancılarını çeken karakteridir(din-ahlak, şehvet, onur ve kudsiyet gibi duygulardır ona gelgitler yaşatan) ve Dosto'nun da deyimiyle "Dünyanın kötülük dolu karanlığından sevgi aydınlığına atılan ruhunun kurtuluşunu manastırda bulmasıydı rahip olması" ve manastır onun için bir kaçıştır.



 -Diğer karakterimiz İvan ise, bana göre Dostoyevski'nin yaratmış olduğu en derinlikli karakterdir ve tek başına varoluşu simgeler -ki bendeki izleri kitabın dışına çıkıp Camus'un Meursaultu, Kafka'nın Gregor Samsası, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adamı ve hatta ve hatta Tanpınar'ın Hayri İrdal'iyle kan bağlılıklarını sezinledim. Ve eminim ki kitabı her okuyuşumuzda ona dair yeni bir şey keşfedeceğiz. Nihilist ve ateist olan İvan'ın, iman abidesi Alyoşa'yla yaptığı konuşmadaki yaptığı din eleştirisi -"Büyük Engizisyoncu" ve öncesindeki "Başkaldırma" bölümleri müthiş çarpıcı ve sarsıcı bölümler. Dikkat çekici bir alıntı yapmak gerekirse;
 "Şu yeryüzünde herhangi bir şeyi affetmeye hakkı olan, affedebilecek olan bir kişi olsun var mıdır? Ben uyum istemiyorum. İnsanlığı sevdiğimden dolayı istemiyorum. İntikamı alınmamış acıyla bir başıma kalmayı yeğlerim. İntikamı alınmamış acıyla ve dindirilmemiş gazapla... Yanılıyor olsam bile... Ayrıca, uyum için istenen bedel çok fazla, o kapıdan girebilmek için elimizde olanların çok ötesinde. işte ben de o kapıdan giriş biletimi bir an önce geri vermek istiyorum, eğer dürüst bir insansam onu mümkün olduğunca çabuk bir şekilde geri vermem gerekir. Benim yaptığım da bu. Kabul etmediğim şey Tanrı'nın kendisi değil, Alyoşa, ben sadece son derece saygılı bir şekilde o bileti ona geri veriyorum.
    "Yalnız şu var, Tanrısız insan nasıl erdemli olabilecek? Kafamı kurcalayan soru bu işte. Çünkü o zaman kimi sevecek insanoğlu, kime minnettar olacak, kime ilahiler okuyacak? Böyle söyleyince gülüyorlar insanlar bana. 2 gecedir bunu düşündüğüm için uyuyamadığımı söylersem güler misin bana? Bu durumun insanların aklını kurcalamamasına şaşıyorum."
Dosto babanın büyüklüğü buradan gelir ki, herkesçe fuzuli ve akışı bozan bölüm olarak görülen "Rus Rahibi" bölümündeki Zosima dedenin hayat hikayesinde de İvan'ın bu tezinin müthiş bir antitezini yapar.
   " -Beni böyle heyecanla yadsımadan varlığıma gene de inandığını sezinliyorum.
    + Hiç! yüzde de bir bile inanmıyorum
    - Ama binde bir inanıyorsundur. İnanç ne denli az olursa o denli güçlüdür. İtiraf et ki, on binde bir de olsa inanıyorsun."
 Ve ilginçtir Dostoyevski öncesinde cinayeti tasarladığına herkesin emin olduğu ve işlendikten sonra da karşılaşmalarına rağmen, Mitya ile ailenin koruyucusu, iyilik timsali-akıl hocası Alyoşa'yı çok fazla yan yana getirmez. Buna karşın sürekli İvan'la irtibat halindedir Alyoşa. Bunu elimdeki şu reel bilgiyle bağdaştırmak isterim ki, Puşkin'in anması için bir araya gelen dönemin önemli Rus yazarlarının bulunduğu mekanda Dostoyevski, Karamazovlar'ın iki kahramanına atıf yaparak; "İşte Rusya'nın geleceği! Coşkun yürekli Mitya'yla, ruhu ezilmiş, saf ve bilge Alyoşa'nın kucaklaşmasındadır" demiştir.


 Cemil Meriç “Bir insanı tanımak için acılarını endişelerini beklentilerini bilmemiz lazım hiç değilse” der. Sanıyorum ki bu sözün anlamını bulduğu yer bu kitaptır. Zira Dostoyevski din, ahlak, şehvet, siyasi fikirler-ideolojiler, toplum ve onun kuralları, toplumun içinde biçimlenen insan vs. gibi konuları kahramanları üzerinden dillendirerek sizinle sohbet havası yaratır. Ve kahramanları o kadar kanlı canlı, kafada hemen parlayacak berraklıktadır ki, onların tamamen hayal ürünü olduğu düşüncesi -en azından içinde yaşadığımız çağda insan beynine yapılan haksızlık, aşağılamalarla- pek yer edinmiyor, bunda kısmen haklılık payı da vardır; tamamen olmasa da Dostoyevski karakterleri oluştururken kendi hayatından alıntılar yaptığını görürüz; 3 yaşında ölen çocuğunun ismi olan Alyoşa ismini kullanması, ve bunun şokunu/hayalkırıklığını kitabın en sağlam yan karakterlerinden olan İlyuşa'nın ölümü ve bıraktığı etkiyle vermesi, sürgün yıllarında babasını öldürmekle suçlanan bir mahkumla tanışması ve Dostoyevski'nin babasının da çalışanları tarafından öldürülmesi ile öldürüldüğü yer olan kasabanın(kitapta 1 kez geçiyor yanılmıyorsam) aynı zamanda romanın geçtiği yer olması örnek verilebilir. Aslında bu temelde bakarsak, romanın başındaki Freud yazısından da ilham alarak, kitaptaki 3 kardeş karakterin birbirinden taban tabana zıt karakterlerinin tüm özelliklerini, duygu-düşüncelerinin tamamımının kıyısında gezinmiştir Dostoyevski, çünkü buna çok benzer karakterleri diğer eserlerinde de görüyoruz(Alyoşa ile Budala'nın Prens Mişkini benzerliğiyle, Mitya ile Ezilenlerin Prensi ve kısmen Kumarbazdaki karakterin benzerliği)

Romanın temel olay örgüsünün bir cinayet üzerine kurgulanması (kısmen bunun romanın içinde emarelerini görsek de) 'olay romanı' havası verebilir fakat öyle değil. Zira Dosto'nun buradaki derdi, sıkıntısı, anlatmak istediği olaydan/cinayeti kimin işlediğinden ziyade cinayete götüren nedenler ve kaynakları, cinayeti işleyen psikolojinin arkaplanına ulaşmak ve bunun karakterlerdeki yansımalarına bakış atmaktır. Sıkı bir Dosto okuyucusu olduğumdan, bu konudaki bana en ciddi avantajı, Dosto'nun aslında romanın ta en başından okuyucuya empoze etmeye çalıştığı 'katil Mitya' algısıdır.(Gabo'nun bir eserine altbaşlık olarak verdiği 'İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü'ne çok benzer şekilde) -ki okuyucunun bu sonuca varması için kitapta çok fazla bu yönde eğilimler vardır; En basitinden cinayet sonrası 'dibe vurma kültürünü' yaşamak istercesine Gruşenka'yla alemlere girmesi..(Buradan harika bir sinema filmi karesi canlandı gözümde) Bunlara karşın gerçek kitabın bir yerindeki Mitya-Alyoşa konuşmasının satır aralarındadır. Dosto'dan çok dilim yanıp ters köşe olduğumdan bu romanda teşhisimi koymadan önce çok temkinli davrandım, hatta öyle bir noktaya vardım ki bir an Alyoşa'nın bir ara-Zosima dedenin ölümü sonrası- içine düştüğü karamsarlığın sebebi olarak 'acaba cinayette onun mu parmağı var?' sorusunu sordum kendime.


Sona yaklaşırken bir uyarı yapayım ki Dostoyevki, özellikle de bu eseri okuyan bir daha iflah olmaz. Bu eseri okumak insanın ufkunu açıyor, okuma zevki denen şeyin hazzını dibine kadar yaşatıyor ve sanki daha önce hiç kitap okumamışsın gibi böyle kitapların varlığını hatırlatıyor fakat bu pek uzun sürmeden anlaşılıyor ki, bu kitaba özgü bir durummuş. Zira Dostoyevski okumanın insana sorumluluk ve kendisine yeni bir eşik yaratma misyonu yüklediği bilinciyle kitap konusunda daha seçici davranarak William Faulkner ve Herman Hesse okumalarına girdim fakat kesinlikle tatmin etmiyor artık Dosto'dan sonrası. Onun için artık dönüp dönüp tekrar Karamazovlardan parçalar, altı çizili cümleler -ki haddinden fazla var- okuyorum.  Ahh Dosto ahh.. Yaktın bizi, pranga vurdun zihnimize. Ama yine de son bir kez;

"Yaşasın Karamazov!"

4 Şubat 2013 Pazartesi

Aslan yattığı yerden belli olur



Mezarımı bir tepeye kazsınlar,
Uçan kuşlar esen yeller dostumdur.
Başucuna şair diye yazsınlar,
Yağan yağmur, akan seller dostumdur…
     -Nedim Uçar


yüzyıllık yalnızlık

Bu yazımın konusu yazar ve şairlerin mezar taşı yazıları. Evet yanlış okumadınız mezar taşı.. Yazarlar ömürlerinin sonuna yaklaştıklarını hissettiklerinde veyahut bu günün er geç bir gün geleceğine olan inançlarından doğan ve ardında bırakacakları bu dünyaya bir söz söyleme; belki yitip gitmiş bir hayat, belki de tam kararında bu dünyanın tüm nimetlerinden yararlanılmış şekliyle ömürlerini tamamladıklarında, dünyaya; ardında bırakacakları bu evrene bir mesaj bırakma isteği doğar içlerinde. Bu kimi zaman bir mektup olur, kimi zaman hayatı özetleyen bir yazı, kimi zaman hiç bir zaman söylemeye cesaret edemediği bir itiraf, kimi zaman da mezar taşına yazılmış ve tüm yaşanmışlıkları, hayalkırıkları, heyecanları, pişmanlıkları veyahut hayattayken belki de varoluş sebebi olan halet-i ruhiyeyi tanımlar mahiyette bir söz... Sevgili Tarık Tufan abimizin "İnsan tamamlanmamış bir cümledir" sözünden yola çıkarak belki de bu cümleye bir son nokta koyma isteğidir bu. Kim bilir?  Bugün ardında bıraktıkları ve adeta halen devam eden varlıklarının simgesi olan mezar taşlarını konu edindim kendime. (Yazdıkları mektuplar ve son yazılar da bir diğer araştırma konum) Şimdi size çoktan beri bende varolagelen bu 'merak düşüncesinin' biraz araştırmayla ortaya çıkardığı tabloyu göstermek istiyorum. 

Ahmet Hamdi Tanpınar

-Söze ilk olarak beni bu yazının temelindeki soruya yönlendiren kişiden başlamak istiyorum: Ahmet Hamdi Tanpınar. Bendeki türk edebiyatının karşılığı durumunda olan bu büyük zatın yaşadıkları, yazdıkları, yazdıklarının temelini oluşturan hissiyatları, düşünceleriyle ve ardında bıraktığı sözün çarpıcılığı beni her zaman etkilemiştir. Eserlerinde zaman kavramıyla hep bir alıp verememişliği göze çarpan, onunla çok özel bir ilişki kuran bir zattan zaman kavramı dışında bir söz beklenebilir miydi?:


          "Ne içimdeyim zamanın ne de büsbütün dışında"




Nikos Kazancakis

-Çok meşakatli bir yaşamı oldu, hayatta hiç bir zaman rahat bir yaşam süremediği söylenir. Ben ve birçokları için Zorba gibi nefis kitabın yazarı olarak bilinse de özellikle Hristiyanlık ve onun İsa algısıyla her zaman tartışmalı bir sürecin içinde olmuştur. Ve bu yüzden dinden aforoz edilir, Almanya'da sürgün hayatı yaşar ve Freiburg şehrinde ölür. Cenazesi ülkesine geldiğinde Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermez ve Girit'i çevreleyen Venedik surlarının burçlarından birinin altına gömülür. Ve ardında bıraktığı bu tek anıtın üzerinde belki de o zor yaşamında onu ayakta tutan cümle yazılıdır:

                    “ Hiç bir şey ummuyorum, hiç bir şeyden korkmuyorum, özgürüm."




Rainer Maria Rilke

"Bir gün, bir dostunun şatosu olan Muzot’da kalırken, şiirlerine tutkun güzel bir Mısırlı kadın gelir şairi görmeye. Rilke sevinir, ona gül toplamak için şatonun bahçesine geçer. Eline diken batar gül koparırken. Ağrı artınca, hekime görünür. İlerlemiş durumda kan kanseri olduğu anlaşılır. İki ay sonra 29 Aralık 1926 da İsviçre’de bir Şatoda ölür. Mezar taşına, kendisinin özellikle hazırladığı şu mısralar yazılıdır:"(Alıntıdır)


                            “Gül ey saf çelişki 
                             Bütün göz kapaklarının altında 
                             Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…”



Edgar Allan Poe

-Yaşamını yoksulluk içinde geçiren ve çok sevdiği eşi Virginia'nın genç yaşta ölümünün ardından yıkılan Poe, eşinin ölümünden sadece iki yıl sonra 1849 yılında 40 yaşındayken bir tavernanın önünde baygın bulunmuş ve birkaç gün sonra da yaşamını yitirmişti. 1849'da yaşamını yitiren Poe'nun mezar taşında şöyle yazmaktadır: 
 "9 Ekim 1849'dan 17 Kasım 1875'e kadar Edgar Allan Poe'nun gömüldüğü orijinal yer." elbetteki Annabel Lee ve Kuzgun gibi 2 harika şiiri yazmış birinin mezarı bu kuru sözleri yazarak geçiştirilemez, hayatını özetler mahiyette olan şu söz kendisine yaraşır değil mi?:  

                                      “Dedi Kuzgun: Hiçbir zaman.”



Yahya Kemal Beyatlı

Kendimce büyük bir söz edip, Türk şiirinin tepe noktasına koyduğum Yahya Kemal Beyatlı, kendisine bağırsak kanseri teşhisi konulmasının ardından Paris ve son olarak Cerrahpaşa'da tedavi sürecine girer. Ve yazık ki bu mücadeleden yenilgiyle ayrılır. 74 yaşında hayata gözünü yumduğu anda son sözü Baki’nin: Allah’adır tevekkülümüz, itimadımızmısrası olduğu ve öldükten sonra yastığının altında bulunan buruşuk bir kağıda şu beyti yazdığı söylenir:

     "Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
     Bir çare yok mudur buna Ya Rabbel alemin"

Mezar taşında ise Şirazlı Hafız için söylediği şu mısralar yazılıdır:


“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında yatan kabrinde 
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”


Virginia Woolf

-Artık eskisi kadar güzel ve etkileyici yazamadığını düşünüyor, bundan müthiş bir can sıkkınlığı duyuyordu. Hayatın anlamını sorgulayan soruları kendine sorup her seferinde arafta kalışı da cabası. Bu duruma daha fazla tahammül edemeyeceğini hissedip intihara karar verdi. Sırılsıklam şekilde cansız bedeni nehirden çıkarıldığında bu hayata tekrar dönmemek, o küçükte olsa ihtimali ortadan kaldırmak için ceblerini taşlarla doldurmuştur. Ve kocası Leonard'a müthiş acı bir mektup bırakmıştır. Aslında yazının başında söylediğim ölüm mektubu ve yazılarını bir başka yazıya sakladığımı söyledim fakat bu mektup beni her zaman çok etkilemiştir, onun için buraya da aktarıyorum:

"En sevdiğim,

Yine delirecekmişim gibi hissediyorum. Bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum. Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. Bu kadar şeyden sonra iki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin. Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terkedip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse bizim seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.
V."    
 Yakıldıktan sonra küllerinin gömülü olduğu koca bir ağacın altında aynı zamanda "Dalgalar" adlı romanının da son cümlesi olan şu cümle yer alır:


“Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” 


  -Kendini hayata karşı zayıf hissettiği, dünyanın kendisi üzerinde taşınmaz bir yük olduğu anda bu hayata veda etmeyi tercih etmiş birisi için çok asil bir söz değil midir?
 -Hayatının konu edinildiği 'Saatler' filminin de şu sahnesin izlemenizi şiddetle tavsiye ederim;




Karl Marx

Edebiyatçılar arasından geçelim bambaşka bir kişiye; Karl Marx'a. Düşünce ve fikirleriyle dünün dünyasını değiştirmiş ve halen ilk günki etkisi süregiden Karl Marx'ın çok çetrefilli kişisel/siyasi hayatı oldu. Almanya'da, Belçika'da kabul görmeyip Londra'da yoldaşı Friedrich Engels'in desteklemesiyle yaşamını ve çalışmalarını sürdüren Marx, 80li yıllarda önce eşi, ardından ise kızının ölümüyle birlikte gelen akciğer iltihabı hastalığına fazla dayanamaz ve 1883'te Londra'da yaşamına veda eder. Bugün kendisiyle birlikte diğer birçok tanınmıi kişiye ev sahipliği yapan Londra'daki Highgate Mezarlığındaki mezar taşında hayatı boyunca hep inandığı değer ve düşüncelerin nişanesi vardır adeta: 
    
           “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

                           "Filozoflar dünyayı, yalnızca, çeşitli şekillerde yorumlamışlardır;                oysa sorun onu değiştirmektir."



24 Ocak 2013 Perşembe

Yasak




Malumaliniz John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar'ı ile Brezilyalı Jose Vasconcelos'un Şeker Portakalı eserlerinin belirli gerekçeler öne sürülerek sansüre tabii tutulmasıyla tartışmaya açılan sansür ve yasaklamalar hakkında bi'kaç şey yazmak istiyorum. Önceleri kitap yasaklamaları siyasi temeller üzerine oturtulurken (Marx'ın Komünist Manifesto'sunun Can Yayınları baskısını okuyanlar bilir; çevirmenlerin zorluklar, sıkıntılarla ve adalet kisvesi altında önlerine konulan 'siyasi duvarları' aşamayıp uzun süre mahkemelik olarak, kitabı yayınlayamadıklarının macerasını uzun uzadıya belirtilerek bu duruma güzel örnek teşkil etmiştir. Bunun çok daha fazla örneği vardır, örnek liste için; http://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnyada_yasaklanm%C4%B1%C5%9F_kitaplar ) artık günümüzde direkt yasaklar çok olmasa da, "toplumun genel örf, adab ve ahlakına aykırı" veya "gençler açısından psikolojik ya da cinsel sakıncalar taşıması", "müstehcen ifadeler taşıması " vs. gibi gerekçelerle sansür için temellendirmeye çalışılıyor. Bu duruma ne yazık ki her seferinde alışır duruma getiriliyoruz. Fakat memlekette de öyle bir damar var ki, gerek bu yasaklamayı koyan kendinin üzerindeki 'iktidara' başkaldırı, gerekse de insanın biraz içgüdüsel olarak kendisine 'yapma denileni yapmaya' meyilli olması hasebiyle karşı bir tepki oluşuveriyor. En son olarak bu 2 kitabın sansürü haberlerinin hemen ardından bir çok kitapçıda ve sitede "çok satanlar"a girmesi bu duruma örnek gösterilebilir. Bu durum yalnızca bundan ibaret değil elbette. Hatırlayabildiğim kadarıyla bizde daha çok 'Fight Club' kitabının yazarı olarak bilinen Chuck Palahniuk'un Ölüm Pornosu kitabı 'fazla müstehcen' bulunduğundan dolayı basımına izin verilmemiş hatta kitapla birlikte çevirmeni de mahkemelik olmuştu. Olayın hemen ardından basılan kitap okuyucuların dikkatini çekmiş ve kısa zamanda yeni baskı yapmıştı.

Aklımdaki diğer bir örnek ise, yine yakın zamanda tanık olduğumuz Amerikalı yazar Paul Auster olayı. Auster Hürriyet'te yaptığı röportajda kendisine Türkiye'ye gelip gelmeyeceği konusunda sorulan soruya "Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye'ye gelmeyi reddediyorum" diyerek tepkisini koymuştu. Hemen ardından Başbakan'ın karşı cevabıyla körüklenen tartışma, önceleri ülkemizde pek de bilinmeyen bir yazar olan Auster'i ve eserlerini bir anda ön plana çıkarmıştı. Ve "Kış günlüğü, New York üçlemesi ve Yanılsamalar kitabı" gibi eserleri Can Yayınlarının da bu olaydan nemalanıp pazarlama tekniğini iyi kullanmasıyla uzun süre "çok satanlar" listesinden inmemişti. Ve son olarak bu 2 kitap; Fareler ve İnsanlar ile Şeker Portakalı kitaplarının sansür polemiği hala süregiderken, bu kitaplar da bir çok kitapçıda ve internet satış mağazalarında 'çok satanlar'daki yerini aldı. Verdiğim bu örnekler gösteriyor ki, toplum bu tür olaylarda yasaklamanın verdiği 'o garip hazdan' dolayı olacak ki bu kitapları okuyarak kendince "karşı söylem" oluşturuyor ya da İsmet Özel'in bir şiirinde dediği gibi "yasak kitapların verdiği dinç duygu" gibilerinden bir duygu yaşıyorlar.

Böylesine 'engellemeler' bizdeki gibi direkt olarak gündeme gelip medyatik olarak kendine yer buluyor fakat; toplumun genelini kitap okumaktan uzak tutup, ilgililerinde karşısına yüksek kitap fiyatları koyarsanız, oluşan durum sansürden farksız oluyor. Her 2 türlü de insanların önlerine bir engel koymuş oluyorsunuz, biri görünen biri görünmeyen duvar.. Eduardo Galeano, hem siyasi hem de sosyo-kültürel hayatı bizle pek bezeşen Latin Amerika'nın durumunu şu çarpıcı sözle özetler: "Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı: yalnızca fiyatları, kitapların yasaklanmasına yetiyor.” Söylemek istediğim bu 'yüksek kitap' fiyatlarının despotlukla alakalı bir şey olduğu değil, sadece ortalama insanının ekonomik skalası belli olan bir toplumda yüksek kitap fiyatlarının da sansürden aşağı kalır yanı yok.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Huzursuzluğun kitabı


"Bir kitap okuduğum ve hayatım değişti" çok iddialı bir söylem olması dolayısıyla bu cümleyi kullanmaktan kaçınırım her zaman fakat kitapların insanın yaşamına kimi zaman ufak dokunuşlarla, kimi zaman da insanlardaki yerleşik algıyı tamamen ters düz eden yönüyle belli bir yaptırım gücünün olduğuna inanırım. Kendimde hangisinin ağır bastığını farkedemeyecek kadar beni muallakta bırakan bir kitap bu okuduğum, Tatar Çölü.. Fakat emin olduğum bi'şey var ki; şairin “Döndüm ki döndüğüm yerde değilim" dediği ölçüde sizde de iz bırakacak ve kendinizi farklı bir konumda konumlandırma ihtiyacı doğuracak bir kitap bu. Eğer ki hayatınıza yön verme açısından bir dönemeçten geçiyorsanız sizi karar verme yönünde daha da cesaretlendirecektir, yok eğer çok sıradan, rutin bir hayatsa sürdüğünüz sizde hayatınızda değişikliğe gitme yönünde zorlayıcı etki yaratacaktır. Huzursuzluğun kitabı bir nevi.  



 Kitabın konusu hakkında işin detayına girmeden yüzeysel bilgi vereyim dedim fakat her zaman yaptığım gibi roman özeti çıktı ortaya. Hiç beceremem bu işi nedense. Neyse bu açığımı, olayın çerçevesini çok daha iyi çizmiş olan kitabın tanıtım bülteninden yararlanarak kapatayım:
 “İç karartıcı Bastiani Kalesi’ne vardığında genç teğmen Giovanni  Drogo tarifsiz bir sıkıntıya kapılır. İlk görev yeri olan bu kaleyi bir gece bile kalmadan terk etmek ister, ama harekete geçemez. Sonunda en fazla dört ay kalabileceğine karar verir. Alışkanlıkların uyuşturucu etkisi, askerlik gururu, gündelik ritüellerle dolan bir hayat boşluğuna bağlanması ve Tatar Çölü’nün vahşi cazibesi bu dört ayı yıllara çevirir. Giovanni Drogo kimsenin gelip geçmediği, öte tarafında ne olduğunu kimsenin bilmediği bir çöl sınırını beklemeye bırakır kendini...”



 Kitabı ilk aldığımda bu tanıtım bültenini okumamla, bitirişimdeki kafamda beliren olay örgüsü tamamen eşdeğerdi. Zira kitabın ön plana çıkan ve bu eseri "kimilerince" klasikler arasına sokan yönü olaydan ziyade(ki zaten Drogo'nun beklentilerine dair duyduğu heyecanlarından/umutlarından, bazen de bunları takıntı haline getirip yanılgılara düşmesinden kaynaklı kalp atışlarımızın küçük atışlarını duyumsamamız dışında fazla bir atraksiyon yok) varolan durumu müthiş işleyişi, insana bahşedilen gurur ve onur gibi duyguların kimi zaman insanın eylemlerinin nasıl öznesi konumuna geldiklerini, kahramanlarının ruh tahlillerindeki başarısı ve hakikati insanın suratına tokat gibi çarpan müthiş sonu.. Ama en çok da Buzzati'nin zihni kışkırtıcı "düşünce zehirlerini" beyninize bir kere atmış olması.. Nelerin gelgitini yaşamıyor ki insan? Buradaki sihir kuşkusuz ki Buzzati'deki müthiş alegori yeteneği. Şöyle ki; kitapta verilen Bastiani Kalesinin bugün hayatımızdaki izdüşümü kuşkusuz modern hayat ve onun dayattığı/belirlediği ölçüde bize sunduğu yaşam koşulları. Alışkanlıkların rahatlığından, insanın yazgısına olan teslimiyetinden doğan tepkisizleşmesinden, ritüel hayatın tamahkarlığından, risksiz hayat tasavvurları/hareketlerinden ve tüm bu sıkıcı hayat dayatmalarından kurtulmanın imkansızlığına olan inançtan çevrelenen bir kale.. Giovanni Drogo'nun ruh haliyse bugün ki modern insanın içinde yaşadığı haleti ruhiyenin yansımasıdır adeta. Bu yüzden hepimiz Giovanni Drogo'yuz bir parça, Bastiani kalesinde yaşayan. Şuan bu satırları okuyan kişiye şiddetle tavsiyemdir bu kitap, okuyanlar da bir daha okusun bence, beni her okunuşta yeni bir şey bulunabileceğine ikna etti çünkü..  Bu zamana kadar okuduğum ve beni ciddi anlamda etkileyen kitaplar listesinde rahatlıkla ilk 5’e girer ve kitaplığımdaki “has kitaplarım” bölümüne girmeye hak kazandı.

26 Ağustos 2012 Pazar

Takas ve arka planındaki taktik değişimleri




Malumaliniz geçtiğimiz günlerde İtalyadaki müthiş Pazzini-Cassano takası pazarlıkları fazla sürmeden noktalandı. Bu tür transferler her ne kadar bize çok yabancı olsa da İtalya'da bu kulüpler arası geçiş sık yaşanan bir durum. Bu transferin maddi yönü, özellikle Milan'ın Cassano'nun üstüne verdiği +7milyon € ile kimin kârlı çıktığı tartışıladursun, biz takımlardaki kimlik değişikliği ve bu oyuncuların da bu değimindeki kilit rolü oynayacağı taktik arkaplanına bakalım.


 İnter'den başlayacak olursak; Mourinho dönemi birlikte takım Motta, Cambiasso, Muntari, Zanetti, Stankovic, Sneijder gibi kuvvetli, iyi pas yapabilen orta saha oyuncularıyla ileri uçta görev yapan Milito, Eto'o'ya ortadan top taşıyan, baklava taktik dediğimiz düzenle oynayan takım hüviyetini kazandı. Mourinho sonrası Balotelli, Eto'o, Pandev gibi oyuncuların da ayrılmasıyla birlikte, göreve gelen Rafael Benitez'in elinde yetenekleri daha kısıtlı bir takım kaldı. Gidenlerin yerine Pazzini, Forlan, Zarate gibi oyuncuların alınması takımın hücum yönünü orta alandan çıkan toplarla belirlemesi dışında başka seçenek bırakmıyordu. Bu da onları atak yönünden daha kısırlaştırıp savunulması kolay bir takım haline getiriyordu.  Burada Mou'nun taktik zekasını bir kez daha takdir etmek gerekir ki, aynı özellikte adamlar olmasına rağmen kendisi Eto'o'yu zorlu Şampiyonlar Ligi sürecinde ekseriyetle sağ açıkta, Milito'yu da Barcelona maçından hatırlayacağımız şekliyle sol açıkta oynatıp oyunculardan çok farklı şekilde yararlanıyordu-. Nitekim bunun acı meyveleri kendini vermeyi fazla geciktirmedi ve Benitez takımdan ayrıldı. Fakat bu da çözüm değildi sonrasında gelen Ranieri'nin de ömrü Benitez'den pek uzun olmadı ve genel olarak İnter geçen sezonu tam bir hayalkırıklığıyla bitirdi. Bu sezon hücumda farklılaşmaya ve çeşitliliğe giden takımda ilk transfer Genoa'dan Rodrigo Palacio oldu. Bu transfer önceki sezon yapılan Pazzini ve Forlan'a nazaran daha sprinter ve geriden top alıp kanatlara inebilme profiliyde değişimin ilk emaresiydi. Ve son olarak Pivot santrafor diyebileceğimiz Pazzini'nin takasla Cassano'yla transferi bu değişimin tescili oldu adeta. Artık İnter'in oyun planı değişmişti, eski rakibi ortadan delmeye çalışan takımın yerine tam 4-3-3'ün kanatlarında bulunması gereken özellikleri bünyesinde barındıran Cassano ve Palacio'nun alımının dışında Ricky Alvarez, geçen sezon Espanyol'da kalitesini belli eden Coutinho gibi oyuncuların varlığı, ortasadaki Sneijder'in maestroluğunun dışında takıma farklı ve zenginleştirici bir hücum opsiyonu sağlıyor.


 İşin Milan boyutuna bakarsak; burada düzen tam tersi yönden işliyor İnter'e göre. Geçen sezon Zlatan İbovic, Pato, Robinho, Maxi Lopez, CAssano gibi oyuncularla 4-3-3'e yakın oyun planıyla oynayan takımda değişim göze çarpıyor. Özellikle Zlatan'ın ayrılışı, Maxi Lopez'in bonservisinin alınmayışı ve son olarak Cassano'nun verilip bunların çok dışında özellikleri olan Pazzini'nin alınması ve güçlü orta alana yapılan Montolivo, Muntari, Traore takviyeleriyle birlikte Prince Boateng'in oyun kurucu rolünün gelişmesi, tüm bu saydığım faktörlerle bana öyle geliyor ki İnter'in eski oyun planına dönüldü. Tüm bunların dışında takıma eleştiri getirilen yön Pazzini transferi oldu. Fakat transferin maddi yönünden bakarsak; İbrahimovic ve T.Silva'dan kazanılan para miktarı Milan'a oyuncu satışı konusunda kontakta olan takımların iştahını kabartır ve Cassano'nun da takımdan ayrılmak istemesini fırsat bilen İnter bunu iyi kullanmış. Diğer yandan dışarıdan alınacak yabancı oyuncunun Serie A'ya uyum kumarı ortada varken, yerli oyunculardan bazılarının başka kulübe gitme heyecanını artık kaybetmiş olmaları -Di Natale, Boriello, Quagliarella...-, yeni nesil forvetlerin de -Borini, Destro, Giovinco- bu değişim öncesi tüketilmiş olmaları bu transferi mantıklı kılan diğer bir yön.
 Bunların yanında İnter kariyeri sonrası kendisine karşı oluşan soru işaretlerini dağıtmak Pazzini için iyi fırsat. Bunu Prince Boateng, Robinho, Montolivo gibi oyuncuların beslemesiyle de başaracağını düşünüyorum.


Son olarak bazılarınca sürpriz olarak değerlendirilen bu takasın taktik arkaplanına bakınca gayet mantıklı, sistematik hamleler gibi görünüyor. Bilmiyorum kafamda yarattığım tüm bu sistemler olmayabilir de. Ayrıca ilgimi çeken diğer bir özellik Cassano'nun altyapısını aldığı İnter'le, Montolivo ve Pazzini'nin Atalanta ve Fiorentina duraklarından sonra 3. kez yollarının kesişmesi.

cassano inter

 Bundan tam 5 yıl önce 2007'de Wembley stadında İngiltere'yle oynanan u21 maçında yaptığı hat-trickin yanında oynadığı müthiş futbol ve gol sonrası yaptığı klasik sevinciyle gönlümde dikdatörlük bayrağını diken Pazzo, o bayrak hâla çıkmadı.  



13 Ağustos 2012 Pazartesi

Susmalı



 Son günlerde yaşadıklarım çok farklı. Yazmaya dair yetimi kaybetmiş gibiyim. Bu biraz da bilinçli bir eylemsizleşme durumu aslında. Öncesinde aklımdan geçen, o an düşündüğüm ya da herhangi bir haber karşısındaki tepkimi gerek oturup bir kağıda, gerekse internette o an ki ortamda paylaşma isteği doğardı. Ama artık bu durum tam tersine dönmüş durumda. Yazmaktan korkar hâle geldim. Bunun büyük sebebi içimden öyle geliyor olması, kısmen de- nette önceki düşünce tarzıma bakmayı, bazı olaylar karşısındaki tepkilerimim zamanında nasıl olduklarını görmeyi isterim çoğunkez- ve bundan deneyimlediğim her zaman şiddetle eleştirdiğim düşünce tarzı olan "olaylar hakkında yeterli bilgisi olmayıp o konu hakkında yorum yapan" insan profiline girmiş olmam. Yani ezbere dayalı ya da başkalarının ağzıyla konuşma.(Bu bende fazla olmasa da ufak belirtilerinin bile olması beni ziyadesiyle rahatsız ediyor).

Ve bu süre zarfında birşeyler yazmaktan kaçınmamın bir sebebi de siyasete ilgi sarmam. Şu son zamanlarda önceden bende hiç olmayan bir şey; siyasi konulara, memleket meselelerine, dünyada olup bitenlere, halihazırda devam eden savaşlara ve sonralarında oluşan düzenlere.. yani özetle dünya ve memleket meselelerinin sebeblerini-sonuçlarını araştırıp-öğrenmeye ve neticesi olarak kafa yormaya başladım. E bu süre zarfında da okuduklarımdan, öğrendiklerimden bir şeyler öğrenir öğrenmez papağan gibi her yerde şakımak gafletinden korktuğumdan dolayı da yazmaktan kaçındım. Ve öncesinde içinde ya da çevresinde büyüdüğüm tüm siyasi ezberlerin hepsini bir köşeye bırakarak elimden geldiğince her kesim yazarın yazılarını okumaya gayret ediyorum. Zira ideolojik ezberlerin dışına çıkamayan, bir olay karşısındaki tepkisini karşı ideolojiye bağlamak ucuzluğuna kaçmak da en büyük nefretlerimden. Ve bu yolda da günlük makale okuma sayımı şuanlık çift hanelere dayandırmış durumdayım. Tüm bunların dışında ben bir gazeteci adayıyım. Benim hayat görüşüm bir ideolojinin çevresinde kısılıp kalacak değil, mesleki hayat öncesi kendime verdiğim en büyük söz; şuan okuduğum bazı yazarlar gibi siyasi partilerin değirmenlerine su taşıyan yandaşlardan olmaktansa bu mesleği hiç icra etmemek.

 Bittabi, bu önceki futbol dışı çok bir şey düşünmeyen, daha doğrusu duyarsız kalmayı yeğleyen adam profilinden sıyrılışım ve bu durumun dışarıdan görünüşü sonrası çok yakın arkadaşımdan aldığım tepki "niye bu boş işlerle uğraşıyorsun, sen bu değilsin" oldu. Fakat belli ki beni iyi tanıyamamış, zira hayatta hiç bir zaman bir alana kısılıp kalmamışımdır. Yani hayatta her zaman yaşadığımız, önümüze önyargılardan ya da kısıtlamalardan duvarlar dikip kendimizi hapsettiğimiz küçük dünyalarımızın dışında da bir dünyanın varlığından haberdar olup, o dünyalara kanatlanan kuş merakındayımdır. Bu da kendimde en sevdiğim yanımdır ve bu yazmaya dair "pasifleşme" sürecinde okumalarla sürekli yeni şeyler keşfettim. Özetle şuana kadar hayatımda hiç bir işi birilerine yaranmak, hoş görünmek ya da birilerinden takdir toplama gayesiyle yapmadım, yapmam da. Her zaman kalbimin ve aklımın götürdüğü yere gitmişimdir, hiç bir dış sese kulak asmadan. Ve bunu iyi hissettiğim sürece de devam ettiririm.

Biliyorum, yazıya başlamadan önce kafamdaki yazı taslağıyla başladıktan sonra şuan geldiğim nokta yine çok farklı oldu diğer yazılarımda olduğu gibi. Ama bu da bendeki yazım tarzı oldu sanırım, yazı yazmaya başladığımda koyduğum bütün kıstasları yıkıp o an kafamın içinde cirit atan düşünce her neyse onu yazasım geliyor. Şimdi diyeceksiniz tüm bunlar nereden çıktı, ne oldu da böyle saçmalamaya, düşünmeye başladın? Söyleyeyim dostlar; beni Ludwig Wittgenstein'in "ÜZERİNE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI" sözü çarptı. Bu söz o kadar çarpıcı, etkileyici ve hiç bir şey söylemeden dünyaca şeyi çağrıştırıp-düşündürücü ki anlatamam benim açımdan. -Tabi salt bu sözün anlamının dışında bi'şeyler çıkarıp bu yazıyı yazdığımı da anlamışsınızdır-