Bu Blogda Ara

Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2013 Salı

Yeni Nesil Müslaman Futbolcular Üzerine

Çocukluğuma tekabül eden ve gösteri dünyasının kapılarını yeni yeni araladığımız dönemlerde, o dünyadaki varlığımızı ‘Müslüman’ figürüyle bizden biri olarak temsil eden bir 'Müslüman sporcu' arayışımız ve sığınağımız vardı. Buna yıllar yılı bizi başka mahallenin çocuğu olarak görüp kendi içlerine almayan o dünyada neşet eden ‘truva atımız’ Muhammed Ali ile hıncımızın demir yumrukları olarak kroşe gibi iniyorduk. 2000'li yıllarla birlikte bunun yansımalarını futbolda esmer kavruk silüetleri ve isimleri de eski bir dostu andırırcasına yakın gelen Mağripli futbolcularla gördük.  Futbol hepten yeni bir şey değildi bizim için fakat şov dünyasının sahnesinde bizden birilerinin olmaması acaba maç öncesi tüm o ısınma hareketlerimizin salt top toplama görevi için mi bize yaptırıldığı kaygısını da yaşatıyordu içten içe. Neyse ki kaygımızın yersizliğini erken gördük. Burada da ilk teselliyi pratik anlamda Müslüman kimliğini afişe etmekten daima kaçınıp 'apolitik' takılsa dahi bizim kendisini zoraki benimsediğimiz Zinedine Zidane ve Münih'li Ali Dayı(Daei) vardı. Umudumuzu, beklentilerimizi ve avuntularımızı oraya kanalize ettik bu sefer.

(Lyonlu Yassine Benzia)

Başlarda futbolla kurduğumuz böylesi naif ve saydam ilişki zamanla etkisini futbolun geniş potasında eritse de bugün bunun üzerinden futbolla ilişiği sürdüren insanlar var. 'Müslüman Futbolcu figürü' konusunda artık kendi içinde belli statüko oluşturmuş olan kalıp kadrolar, bayrak isimler vardır. Bunlar; Keita, Abidal, Kanoute, Ribery, Nasri, Muntari, Anelka, Diarralar, Toureler, Papissler.. vs) Ben bunların dışında daha çok son yıllarda bana en az Şampiyonlar Ligi, Dünya Kupası kadar zevk veren özellikle 2011 Meksika’sının u17’si, u19 ve u21 Dünya Şampiyonalarından kendileriyle ilk teması gerçekleştirip ardında iz bırakanların da kulüp performanslarını sıkı markaja almamla dikkatimi çeken birkaç yeni nesil Müslüman futbolcuyla ilgileniyorum. Beni bunlar yönünden cezbeden özellikleri salt Müslüman olmaları değil o turnuvalarda dahi Avrupa takımlarının formaları altında gol sevinçlerini dini referanslarla kutlamaları. Bunun ardında yatan sosyolojik, psikolojik nedenler. Bu örnekler üzerinden konuyu biraz deşip ardında bazı çıkarsamalar yapma uğraşına girmeden şunu da belirteyim ki vereceğim örnekler, spesifik anlamda bir istavroz çıkarma, Samir Nasri gibi tişörte 'Eid Mübarek' yazısı veyahut Kaka, David Luiz örneklerinde sık rastladığımız 'I belong to Jesus' örneklerinden çok daha fazla içselleştirilmiş  bir durum olan 'secde' etmeyi sahaya yansıtan futbolcular.

(Sofiane Feghouli)

Beni meraka sevk eden, bu insanları kimliklerine sıkı sıkıya sardıran, hatta tepki alacağını bilse dahi bu hareketinden geri bırakmayan, onlarda bunu gereksinim haline getiren dürtü nedir? sorusu. Bana kalırsa bu durum tamamen varoluşsal, kendini var edebilme ruh halinin tezahürü. Yıllardır bizde de yansımalarına rastladığımız üzere muktedirlerin öğretisinde “rasyonalize” olduğun ölçüde o toplumun kabulüsündür. 'Hazzedilmeyen yönlerini' yontarsan bu toplum seni içine alıp eşit koşullar yolunda pek de sorun çıkarmaz. Fakat buradaki sorun başa dönüyor, ontolojik soruna... Peki bu durumda var olan kişilik, senin aslolduğun, aidiyetlerini hissettiğin kişiliğin ne kadarına tekabül ediyor? Kendinden hayat adına verdiğin tavizlerin yerini, elde ettiğin tüm o konumların hangi birisi tanzim edecek?’ minvalinde sorular yaydan çıkmış ok misali ardına takılır. Buna mukabil bizde muhafazakar kesimde ve sanıyorum ki diğer Müslüman ülkelerde de benzerine rastlandığı üzere, ‘Müslüman olma’ kişiliğinin karşısına/karşıtlığına Avrupalılık koyuluyor. Senin Müslümanlığın, onlara benzediğin ölçüde yozlaşıyor.

(Adel Taarabt ve Taye Taiwo)

Tüm Batı coğrafyasında İslam bir korku figürü olarak üstlerinde heyula?? halinde dolanırken böylesi bir 'tehlike'nin kendi içlerinden çıkması şaşırtıcı açıkcası. Bu bana Avrupa'nın tüm o materyalist yönüyle sundukları karşısında kendilerinden istedikleri 'rasyonelleşme' teklifini reddedip, hatta bunun ilk zamanlar '????hristiyanlığındaki "kroamkamo??????" lar gibi içten yaşanılası ya da saklanası bir durum olarak değil bizatihi ‘karşı koyuşun mağrur duruşu’ olarak addediyorum.

(Taze İnterli İshak Belfodil)


Üstelik bu karşı koyuşun tezahürünü Zinedine Zidane, Salihamidzic?,  Bouhlarouz???? gibi 1. kuşak göçmenler jenerasyonundan olup henüz geleneklerinden sıyrılamamış yani bizim ilk dönem muktedirlerin de yaftaladığı üzere 'yeterince modernleşmemiş' bu prototipler değil, bizatihi Avrupa'nın ortasında 2.-3. kuşak olarak doğmuş, bunun dışında var olan başka bir dünyanın pek de aşinası olmayan ve Avrupa'nın eğitim, spor olanaklarının edimiyle bugün kendilerini var etmiş genç futbolcular. Hülasa, bu genç oyuncuların secde etme durumunu ben Avrupa’nın kendilerine giydirmek istedikleri kalıpları reddedip biraz olsun kendileri kalabilmenin, kendilerini böyle kabul ettirebilmenin ruh halinin yansıması olarak görüyorum. 


10 Haziran 2012 Pazar

Avrupa Edebiyat(!) Şampiyonası


Kendimde yeni keşfettiğim bir yönümle söze başlamak gerekirse; Eskiden Dünyaya futbol üzerinden,-onun bana açtığı pencereden bakarken şimdilerde son yılların moda deyimiyle ‘eksen kayması’ yaşayıp her şeye edebiyat yönünden bakmaya başladım. Haliyle dün akşam yatakta uykusuzluktan dolayı o yana, bu yana kıvranırken ve Avrupa şampiyonasının heyecanını içimde duyumsarken, bir anda şampiyonadaki milletlerin edebiyattaki yansımaları parladı kafamda.


 İlginçtir ki, ilk aklıma gelen de Polonya oldu ve geçen sene yaz aylarında-ki o zaman bilinçli okuyucu konumunda değilim, elime ne geçse okuyorum- ve şuanki durum türünün dışında olay romanları ilgimi çekiyordu. Tabi bunda yaz sıcağında ‘bunaltmayayım kendimi düşüncesi de vardı. E ergenlik dönemleri bir de, gittim kitapçıdan vurdulu-kırdılı-savaşlı bir kitap istedim ve o da 1905 Nobel edebiyat ödülünü almış Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in Leh-Kazak çekişmelerini anlatan Ateş ve Kılıç kitabını önerdi ve ben de aldım. Eğer bu durum olmamış olsaydı muhtemelen Leh bir yazar bulma konusunda çok sıkıntı çekerdim. Devamında gruptaki bir diğer takım Yunanistan'a baktığımda, bu aralar favori yazarlarımdan ve Zorba gibi müthiş bir kitabı yazmış olan Nikos Kazancakis, hiç düşünmeden aklıma gelen isim oldu. Başta bahsettiğim eksen kaymasının bir yansıması da Çek Cumhuriyeti adını duyduğum anda ilk aklıma gelen ismin Franz Kafka olması, bu duruma örnek olabilir. Eskiden öyle miydim sanki?! -Çekler denildiği anda bir Pavel Nedved, Jan Koller gerçeği vardı. Çeklerden bahsederken isminden hiç bahsetmeden geçmeyi düşündüğüm fakat şuan bana bu satırları yazdıracak kadar hürmet Milan Kundera ismini yazamadan edemedim. En tanınmış eseri ve methini fazlasıyla duyduğum fakat okuma şansını henüz yakalayamamış olduğum- ki insanoğlunun bilinmeyene hep bir ilgisi ve kendisi tarafından bilinmeyene hürmeti vardır- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı eserine okumadan önce müthiş bir potansiyel beklentim var. Kendisinin Şaka adlı eserini okudum, çok akıcı, etkili bir dili vardı, bu da kalitesini belli ediyor. Bu grupta en zorlandığım takım, ilginçtir Rusya oldu. Öyle ya hangi birini yazasın; Fyodor Dostoyevski, Leo Tolstoy, Aleksandr Puşkin, Anton Çehov, Maksim Gorky, İvan Gonçarov .. bu listenin önünü alamayız, uzar gider. Hiç kuşku yok ki bu yönde bir derecelendirme ya da  yarışma yapılıyor olsaydı; Rusya ,bugünün futboldaki Brezilyası olurdu. Ve bu yönüyle sadece gruptan değil turnuvanın maç yapmadan kupa verilesi takımı olurdu.

 Bir diğer grup B grubu yazar bulma konusunda değil de, edebiyatçı bulma konusunda azda olsa sıkıntı yaşadığım grup oldu. Buradaki yazarlar filozof ağırlıklı. Almanya deyince, yıllar önce okulda kafamıza vura vura-dayatarak okuttukları Babasız Evler kitabının yazarı Heinrich Böll'ün gelmesi garibime gitti kendi adıma. Herhalde okulda uyguladıkları bu sistemin yansıması bunlar. Ek olarak unutulmaması  gereken bir Friedrich Nietzche var ki, aman diyeyim!  Bunların dışında belki bunlardan çok daha büyük yazarlar var  Almanya'da fakat ben de iz bırakan kişiler bunlardır. Futbolda eskiden beri çıkardıkları ve bugün hâla hürmet edilen Gullid, Cruijjf, van Basten gibi dünya yıldızları futbolcuları ve resimde Vincent van Gogh ve Arthur Rembrand gibi müthiş meşhur ressamlar yetiştirme başarısı göstemiş Portakalların paralel olarak aynı başarılarını edebiyata yansıtamamış olmaları kayıptır onlar adına. Dolayısıyla onlardan tanıdığım filozof Spinoza’yı; Jostein Gaarder’in Sofie’nin Dünyası kitabına borçluyum. Filozof olan Spinoza’nın hayatının, yaptığı bu mesleğin-ilgi alanının ya da akımın adına her ne derseniz- piri olan Sokrates’le  benzerliği dikkat çekicidir. Spinoza’nın döneminde Hıristiyan dogma anlayışa getirdiği eleştirel bakış açısı, Sokrates’e yapıldığının aynısı gibi ‘yoldan saptırıcı öğretiler sunuyor’ yaftasının yapılmasına neden olur. Fakat Spinoza şanslıdır, Sokrates’e verilen idam cezasının yanında kendisi Amsterdam’dan sürülür. Bu olay halen şu an bile Hollandalılar tarafından tartışılan bir konudur. Bunu geçen bir yerde Hollandalıların tarihlerinde yaptıkları utanç olayları listesinde bir yerde gördüm.
 Portekiz’de portföyümdeki isim Jose Saramango. Çok fazla eser yazıp, bugün dünyaca tanınıyor olmasının yanında, kendisine tek başına Nobel Edebiyat ödülünü aldırdı denilen Körlük adlı romanı kendisinin bu başarısının temel taşlarından biridir. Ve kesinlikle alınıp okunası bir kitaptır. Gruptaki son ekibimiz Danimarka’nın temsilcilerinden biri yine Jostein Gaarder’dan öğrendiğim ve Oğuz Atay’ın da Tutunamayanlar kitabında Oswald Spengler ve Friedrich Nietzche ile birlikte "Bu Çağın tanınması gereken filozofları" listesine girmiş biri olan Soren Kierkegaard.  Ve sırf bu son referanstan dolayı kendisini okumasak da,hakkında detaylı bilgilere sahip olmasak da kendisine büyük saygı duyup, hürmet etmemize yeter.Bir diğer temsilcileri ise Açlık ve İstanbul'da 2 İskandinav Seyyah kitaplarıyla tanıdığımız  ve sevdiğimiz Knut Hamsun.


İspanya bu turnuvanın en iyi takımı olarak gösteriliyor ve bu duruma paralel olarak çoğu edebiyatçı tarafından da gerek roman türünün ilk-başlangıç eseri olarak gösterilmesi gerekse Cervantes'in bu eseri Don Kişot'un bugün bile hâla aynısı gibi değerini koruyor olup, okunması edebiyatta da onun en iyi olarak lanse edilmesini sağlıyor. İtalya tarafına geçtiğimizde, oradaki temsilcilerimiz Gülün Adı kitabıyla Umberto Eco ve Tatar Çölü kitabıyla tanıdığımız Dino Buzatti. Bu gurptaki rengimi belli edeceğim belki ama Rusya'dan sonraki favorim İrlanda'dır. Bunun sebeplerine girmemize hiç gerek yok sanırım. James Joyce ve Oscar Fingal Wilde isimlerinin yan yana duruşu bile çoğu şeyi anlatıyor. Kendisinin tam olarak aslını bilmemekle birlikte yine Saramango'nun Körlük'ünde olduğu gibi Drina Köprüsü eserinin tek başına Nobel ödülünü aldırdığı isim olan İvo Andriç, Hırvatistan  adına çok iyi bir temsilci.



Son gruptaki takımlara İsveç'ten başlayacak olursak, bugün her ne kadar yararı tartışılıyor olsa da Nobel Edebiyat Ödüllerinin çıkış yeri olması tek başına yetebilir İsveç adına. Fakat bende adı olan bir başka İsveçli ise Stieg Larsson. Kitap okumayı D&R'ın 'Çok satanlar'ı üzerinden götürdüğüm ve Edebiyatı bundan ibaret sandığım dönemlerde tanıştığım bir yazardı Larsson. Seriye başladığı ve bugün hala aynı popülerliğinde devam eden Ejderha Dövmeli Kız romanına biraz başlamıştım fakat Filmini izlemeye gittikten sonra hevesim kaçtı, bırakmıştım kitabı. Şuan iyi ki de bu olmuş diyorum çünkü böyle Amerikanvari film senaryolarından fırlamış kitapları okumak zaman kaybından başka bir şey değil benim için. Grubun İngiltere kanadına geçtiğimizde şuan ki futbol takımının  mantalitesine uygun bir isim var; George Orwell. Bugünün dünyasında aradığını bulamamış ve geçmişteki hayal kırıklıklarından dolayı (İngiltere'nin şampiyonalar tarihi & Orwell'in İspanya iç savaşında gördüğü acımasızlıklar ve yaralanması)  geleceği sürekli karanlık gören düşünceler... Grubun diğer dişli takımı Fransa'ya baktığımızda Victor Hugo'dan Gustavo Flaubert'e, Andre Gide'den Alexandre Dumas'a , Honore de Balzac'dan Stendal'a uzanan en az Rusya kadar bereketl-i yazarlar göze çarpıyor fakat ben de özel etki bırakmış 2 büyük Varoluşçu yazar vardır: Jean Paul Sartre ve Albert Camus. Bu 2 yazarın yaşadıkları dönemde birbirleriyle olan fikirsel çatışmalarını -ki Sartre'nin Nobel Edebiyat Ödülü'nü  reddetmesini mektubunda açıkladığı  gerekçelerin dışında edebiyat çevrelerinde kendisinden önce bu ödülün 'rakibi' Albert Camus'a verilmesi olarak gösterilir.- göz önüne alınca bugün bu tür tartışmalarda 2 büyük yazarın isminin de bir arada anılması kaderin bir cilvesidir. Bireyin temelindeki varoluşunu, topluma uyumunu -daha doğrusu uyumsuzluğunu- toplumun dayattığı kuralları reddedişleri ve bunun getirdiği ruhsal çöküntü temalarını işleyişleri yönünden de, Camus'un Yabancı'sıyla Sartre'nin Bunaltı'sı aynı kaynaktan çıkmıştır. -Grubun son ve turnuvanın son temsilcisi Ukrayna gelecek olursak onların temsilcisi; yeni okumayı bitirdiğim ve okurken büyük zevk aldığım Ölü Canlar başyapıtının yazarı Nikolay Vasilyevic Gogol. Kendisi Rus ekolüne öncülük etmesi ve Dostoyevski'den önce Saint Petersburg'un kendisiyle anılmasına rağmen kendisi aslen Ukraynalı'dır. Ve bu son okuduğum Ölü Canlar kitabında anladığım kadarıyla 'hayali ihracatı' başlatan ya da bu yolda bir çok kişiye ilham kaynağı olan şey bu kitabın ta kendisidir.  

*: İlkten ne yazacağım, nasıl destekleyeceğim yazıyı diye tereddüt ederken insan kalemi eline alınca, bazen saçmalasa da devamını getiriyor. Kalemin sihri de burada sanırım.