Bu Blogda Ara

4 Şubat 2013 Pazartesi

Aslan yattığı yerden belli olur



Mezarımı bir tepeye kazsınlar,
Uçan kuşlar esen yeller dostumdur.
Başucuna şair diye yazsınlar,
Yağan yağmur, akan seller dostumdur…
     -Nedim Uçar


yüzyıllık yalnızlık

Bu yazımın konusu yazar ve şairlerin mezar taşı yazıları. Evet yanlış okumadınız mezar taşı.. Yazarlar ömürlerinin sonuna yaklaştıklarını hissettiklerinde veyahut bu günün er geç bir gün geleceğine olan inançlarından doğan ve ardında bırakacakları bu dünyaya bir söz söyleme; belki yitip gitmiş bir hayat, belki de tam kararında bu dünyanın tüm nimetlerinden yararlanılmış şekliyle ömürlerini tamamladıklarında, dünyaya; ardında bırakacakları bu evrene bir mesaj bırakma isteği doğar içlerinde. Bu kimi zaman bir mektup olur, kimi zaman hayatı özetleyen bir yazı, kimi zaman hiç bir zaman söylemeye cesaret edemediği bir itiraf, kimi zaman da mezar taşına yazılmış ve tüm yaşanmışlıkları, hayalkırıkları, heyecanları, pişmanlıkları veyahut hayattayken belki de varoluş sebebi olan halet-i ruhiyeyi tanımlar mahiyette bir söz... Sevgili Tarık Tufan abimizin "İnsan tamamlanmamış bir cümledir" sözünden yola çıkarak belki de bu cümleye bir son nokta koyma isteğidir bu. Kim bilir?  Bugün ardında bıraktıkları ve adeta halen devam eden varlıklarının simgesi olan mezar taşlarını konu edindim kendime. (Yazdıkları mektuplar ve son yazılar da bir diğer araştırma konum) Şimdi size çoktan beri bende varolagelen bu 'merak düşüncesinin' biraz araştırmayla ortaya çıkardığı tabloyu göstermek istiyorum. 

Ahmet Hamdi Tanpınar

-Söze ilk olarak beni bu yazının temelindeki soruya yönlendiren kişiden başlamak istiyorum: Ahmet Hamdi Tanpınar. Bendeki türk edebiyatının karşılığı durumunda olan bu büyük zatın yaşadıkları, yazdıkları, yazdıklarının temelini oluşturan hissiyatları, düşünceleriyle ve ardında bıraktığı sözün çarpıcılığı beni her zaman etkilemiştir. Eserlerinde zaman kavramıyla hep bir alıp verememişliği göze çarpan, onunla çok özel bir ilişki kuran bir zattan zaman kavramı dışında bir söz beklenebilir miydi?:


          "Ne içimdeyim zamanın ne de büsbütün dışında"




Nikos Kazancakis

-Çok meşakatli bir yaşamı oldu, hayatta hiç bir zaman rahat bir yaşam süremediği söylenir. Ben ve birçokları için Zorba gibi nefis kitabın yazarı olarak bilinse de özellikle Hristiyanlık ve onun İsa algısıyla her zaman tartışmalı bir sürecin içinde olmuştur. Ve bu yüzden dinden aforoz edilir, Almanya'da sürgün hayatı yaşar ve Freiburg şehrinde ölür. Cenazesi ülkesine geldiğinde Ortodoks kilisesi mezarlıkta defnedilmesine izin vermez ve Girit'i çevreleyen Venedik surlarının burçlarından birinin altına gömülür. Ve ardında bıraktığı bu tek anıtın üzerinde belki de o zor yaşamında onu ayakta tutan cümle yazılıdır:

                    “ Hiç bir şey ummuyorum, hiç bir şeyden korkmuyorum, özgürüm."




Rainer Maria Rilke

"Bir gün, bir dostunun şatosu olan Muzot’da kalırken, şiirlerine tutkun güzel bir Mısırlı kadın gelir şairi görmeye. Rilke sevinir, ona gül toplamak için şatonun bahçesine geçer. Eline diken batar gül koparırken. Ağrı artınca, hekime görünür. İlerlemiş durumda kan kanseri olduğu anlaşılır. İki ay sonra 29 Aralık 1926 da İsviçre’de bir Şatoda ölür. Mezar taşına, kendisinin özellikle hazırladığı şu mısralar yazılıdır:"(Alıntıdır)


                            “Gül ey saf çelişki 
                             Bütün göz kapaklarının altında 
                             Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…”



Edgar Allan Poe

-Yaşamını yoksulluk içinde geçiren ve çok sevdiği eşi Virginia'nın genç yaşta ölümünün ardından yıkılan Poe, eşinin ölümünden sadece iki yıl sonra 1849 yılında 40 yaşındayken bir tavernanın önünde baygın bulunmuş ve birkaç gün sonra da yaşamını yitirmişti. 1849'da yaşamını yitiren Poe'nun mezar taşında şöyle yazmaktadır: 
 "9 Ekim 1849'dan 17 Kasım 1875'e kadar Edgar Allan Poe'nun gömüldüğü orijinal yer." elbetteki Annabel Lee ve Kuzgun gibi 2 harika şiiri yazmış birinin mezarı bu kuru sözleri yazarak geçiştirilemez, hayatını özetler mahiyette olan şu söz kendisine yaraşır değil mi?:  

                                      “Dedi Kuzgun: Hiçbir zaman.”



Yahya Kemal Beyatlı

Kendimce büyük bir söz edip, Türk şiirinin tepe noktasına koyduğum Yahya Kemal Beyatlı, kendisine bağırsak kanseri teşhisi konulmasının ardından Paris ve son olarak Cerrahpaşa'da tedavi sürecine girer. Ve yazık ki bu mücadeleden yenilgiyle ayrılır. 74 yaşında hayata gözünü yumduğu anda son sözü Baki’nin: Allah’adır tevekkülümüz, itimadımızmısrası olduğu ve öldükten sonra yastığının altında bulunan buruşuk bir kağıda şu beyti yazdığı söylenir:

     "Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
     Bir çare yok mudur buna Ya Rabbel alemin"

Mezar taşında ise Şirazlı Hafız için söylediği şu mısralar yazılıdır:


“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında yatan kabrinde 
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”


Virginia Woolf

-Artık eskisi kadar güzel ve etkileyici yazamadığını düşünüyor, bundan müthiş bir can sıkkınlığı duyuyordu. Hayatın anlamını sorgulayan soruları kendine sorup her seferinde arafta kalışı da cabası. Bu duruma daha fazla tahammül edemeyeceğini hissedip intihara karar verdi. Sırılsıklam şekilde cansız bedeni nehirden çıkarıldığında bu hayata tekrar dönmemek, o küçükte olsa ihtimali ortadan kaldırmak için ceblerini taşlarla doldurmuştur. Ve kocası Leonard'a müthiş acı bir mektup bırakmıştır. Aslında yazının başında söylediğim ölüm mektubu ve yazılarını bir başka yazıya sakladığımı söyledim fakat bu mektup beni her zaman çok etkilemiştir, onun için buraya da aktarıyorum:

"En sevdiğim,

Yine delirecekmişim gibi hissediyorum. Bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum. Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. Bu kadar şeyden sonra iki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin. Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terkedip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse bizim seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.
V."    
 Yakıldıktan sonra küllerinin gömülü olduğu koca bir ağacın altında aynı zamanda "Dalgalar" adlı romanının da son cümlesi olan şu cümle yer alır:


“Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” 


  -Kendini hayata karşı zayıf hissettiği, dünyanın kendisi üzerinde taşınmaz bir yük olduğu anda bu hayata veda etmeyi tercih etmiş birisi için çok asil bir söz değil midir?
 -Hayatının konu edinildiği 'Saatler' filminin de şu sahnesin izlemenizi şiddetle tavsiye ederim;




Karl Marx

Edebiyatçılar arasından geçelim bambaşka bir kişiye; Karl Marx'a. Düşünce ve fikirleriyle dünün dünyasını değiştirmiş ve halen ilk günki etkisi süregiden Karl Marx'ın çok çetrefilli kişisel/siyasi hayatı oldu. Almanya'da, Belçika'da kabul görmeyip Londra'da yoldaşı Friedrich Engels'in desteklemesiyle yaşamını ve çalışmalarını sürdüren Marx, 80li yıllarda önce eşi, ardından ise kızının ölümüyle birlikte gelen akciğer iltihabı hastalığına fazla dayanamaz ve 1883'te Londra'da yaşamına veda eder. Bugün kendisiyle birlikte diğer birçok tanınmıi kişiye ev sahipliği yapan Londra'daki Highgate Mezarlığındaki mezar taşında hayatı boyunca hep inandığı değer ve düşüncelerin nişanesi vardır adeta: 
    
           “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

                           "Filozoflar dünyayı, yalnızca, çeşitli şekillerde yorumlamışlardır;                oysa sorun onu değiştirmektir."



24 Ocak 2013 Perşembe

Yasak




Malumaliniz John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar'ı ile Brezilyalı Jose Vasconcelos'un Şeker Portakalı eserlerinin belirli gerekçeler öne sürülerek sansüre tabii tutulmasıyla tartışmaya açılan sansür ve yasaklamalar hakkında bi'kaç şey yazmak istiyorum. Önceleri kitap yasaklamaları siyasi temeller üzerine oturtulurken (Marx'ın Komünist Manifesto'sunun Can Yayınları baskısını okuyanlar bilir; çevirmenlerin zorluklar, sıkıntılarla ve adalet kisvesi altında önlerine konulan 'siyasi duvarları' aşamayıp uzun süre mahkemelik olarak, kitabı yayınlayamadıklarının macerasını uzun uzadıya belirtilerek bu duruma güzel örnek teşkil etmiştir. Bunun çok daha fazla örneği vardır, örnek liste için; http://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnyada_yasaklanm%C4%B1%C5%9F_kitaplar ) artık günümüzde direkt yasaklar çok olmasa da, "toplumun genel örf, adab ve ahlakına aykırı" veya "gençler açısından psikolojik ya da cinsel sakıncalar taşıması", "müstehcen ifadeler taşıması " vs. gibi gerekçelerle sansür için temellendirmeye çalışılıyor. Bu duruma ne yazık ki her seferinde alışır duruma getiriliyoruz. Fakat memlekette de öyle bir damar var ki, gerek bu yasaklamayı koyan kendinin üzerindeki 'iktidara' başkaldırı, gerekse de insanın biraz içgüdüsel olarak kendisine 'yapma denileni yapmaya' meyilli olması hasebiyle karşı bir tepki oluşuveriyor. En son olarak bu 2 kitabın sansürü haberlerinin hemen ardından bir çok kitapçıda ve sitede "çok satanlar"a girmesi bu duruma örnek gösterilebilir. Bu durum yalnızca bundan ibaret değil elbette. Hatırlayabildiğim kadarıyla bizde daha çok 'Fight Club' kitabının yazarı olarak bilinen Chuck Palahniuk'un Ölüm Pornosu kitabı 'fazla müstehcen' bulunduğundan dolayı basımına izin verilmemiş hatta kitapla birlikte çevirmeni de mahkemelik olmuştu. Olayın hemen ardından basılan kitap okuyucuların dikkatini çekmiş ve kısa zamanda yeni baskı yapmıştı.

Aklımdaki diğer bir örnek ise, yine yakın zamanda tanık olduğumuz Amerikalı yazar Paul Auster olayı. Auster Hürriyet'te yaptığı röportajda kendisine Türkiye'ye gelip gelmeyeceği konusunda sorulan soruya "Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye'ye gelmeyi reddediyorum" diyerek tepkisini koymuştu. Hemen ardından Başbakan'ın karşı cevabıyla körüklenen tartışma, önceleri ülkemizde pek de bilinmeyen bir yazar olan Auster'i ve eserlerini bir anda ön plana çıkarmıştı. Ve "Kış günlüğü, New York üçlemesi ve Yanılsamalar kitabı" gibi eserleri Can Yayınlarının da bu olaydan nemalanıp pazarlama tekniğini iyi kullanmasıyla uzun süre "çok satanlar" listesinden inmemişti. Ve son olarak bu 2 kitap; Fareler ve İnsanlar ile Şeker Portakalı kitaplarının sansür polemiği hala süregiderken, bu kitaplar da bir çok kitapçıda ve internet satış mağazalarında 'çok satanlar'daki yerini aldı. Verdiğim bu örnekler gösteriyor ki, toplum bu tür olaylarda yasaklamanın verdiği 'o garip hazdan' dolayı olacak ki bu kitapları okuyarak kendince "karşı söylem" oluşturuyor ya da İsmet Özel'in bir şiirinde dediği gibi "yasak kitapların verdiği dinç duygu" gibilerinden bir duygu yaşıyorlar.

Böylesine 'engellemeler' bizdeki gibi direkt olarak gündeme gelip medyatik olarak kendine yer buluyor fakat; toplumun genelini kitap okumaktan uzak tutup, ilgililerinde karşısına yüksek kitap fiyatları koyarsanız, oluşan durum sansürden farksız oluyor. Her 2 türlü de insanların önlerine bir engel koymuş oluyorsunuz, biri görünen biri görünmeyen duvar.. Eduardo Galeano, hem siyasi hem de sosyo-kültürel hayatı bizle pek bezeşen Latin Amerika'nın durumunu şu çarpıcı sözle özetler: "Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı: yalnızca fiyatları, kitapların yasaklanmasına yetiyor.” Söylemek istediğim bu 'yüksek kitap' fiyatlarının despotlukla alakalı bir şey olduğu değil, sadece ortalama insanının ekonomik skalası belli olan bir toplumda yüksek kitap fiyatlarının da sansürden aşağı kalır yanı yok.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Huzursuzluğun kitabı


"Bir kitap okuduğum ve hayatım değişti" çok iddialı bir söylem olması dolayısıyla bu cümleyi kullanmaktan kaçınırım her zaman fakat kitapların insanın yaşamına kimi zaman ufak dokunuşlarla, kimi zaman da insanlardaki yerleşik algıyı tamamen ters düz eden yönüyle belli bir yaptırım gücünün olduğuna inanırım. Kendimde hangisinin ağır bastığını farkedemeyecek kadar beni muallakta bırakan bir kitap bu okuduğum, Tatar Çölü.. Fakat emin olduğum bi'şey var ki; şairin “Döndüm ki döndüğüm yerde değilim" dediği ölçüde sizde de iz bırakacak ve kendinizi farklı bir konumda konumlandırma ihtiyacı doğuracak bir kitap bu. Eğer ki hayatınıza yön verme açısından bir dönemeçten geçiyorsanız sizi karar verme yönünde daha da cesaretlendirecektir, yok eğer çok sıradan, rutin bir hayatsa sürdüğünüz sizde hayatınızda değişikliğe gitme yönünde zorlayıcı etki yaratacaktır. Huzursuzluğun kitabı bir nevi.  



 Kitabın konusu hakkında işin detayına girmeden yüzeysel bilgi vereyim dedim fakat her zaman yaptığım gibi roman özeti çıktı ortaya. Hiç beceremem bu işi nedense. Neyse bu açığımı, olayın çerçevesini çok daha iyi çizmiş olan kitabın tanıtım bülteninden yararlanarak kapatayım:
 “İç karartıcı Bastiani Kalesi’ne vardığında genç teğmen Giovanni  Drogo tarifsiz bir sıkıntıya kapılır. İlk görev yeri olan bu kaleyi bir gece bile kalmadan terk etmek ister, ama harekete geçemez. Sonunda en fazla dört ay kalabileceğine karar verir. Alışkanlıkların uyuşturucu etkisi, askerlik gururu, gündelik ritüellerle dolan bir hayat boşluğuna bağlanması ve Tatar Çölü’nün vahşi cazibesi bu dört ayı yıllara çevirir. Giovanni Drogo kimsenin gelip geçmediği, öte tarafında ne olduğunu kimsenin bilmediği bir çöl sınırını beklemeye bırakır kendini...”



 Kitabı ilk aldığımda bu tanıtım bültenini okumamla, bitirişimdeki kafamda beliren olay örgüsü tamamen eşdeğerdi. Zira kitabın ön plana çıkan ve bu eseri "kimilerince" klasikler arasına sokan yönü olaydan ziyade(ki zaten Drogo'nun beklentilerine dair duyduğu heyecanlarından/umutlarından, bazen de bunları takıntı haline getirip yanılgılara düşmesinden kaynaklı kalp atışlarımızın küçük atışlarını duyumsamamız dışında fazla bir atraksiyon yok) varolan durumu müthiş işleyişi, insana bahşedilen gurur ve onur gibi duyguların kimi zaman insanın eylemlerinin nasıl öznesi konumuna geldiklerini, kahramanlarının ruh tahlillerindeki başarısı ve hakikati insanın suratına tokat gibi çarpan müthiş sonu.. Ama en çok da Buzzati'nin zihni kışkırtıcı "düşünce zehirlerini" beyninize bir kere atmış olması.. Nelerin gelgitini yaşamıyor ki insan? Buradaki sihir kuşkusuz ki Buzzati'deki müthiş alegori yeteneği. Şöyle ki; kitapta verilen Bastiani Kalesinin bugün hayatımızdaki izdüşümü kuşkusuz modern hayat ve onun dayattığı/belirlediği ölçüde bize sunduğu yaşam koşulları. Alışkanlıkların rahatlığından, insanın yazgısına olan teslimiyetinden doğan tepkisizleşmesinden, ritüel hayatın tamahkarlığından, risksiz hayat tasavvurları/hareketlerinden ve tüm bu sıkıcı hayat dayatmalarından kurtulmanın imkansızlığına olan inançtan çevrelenen bir kale.. Giovanni Drogo'nun ruh haliyse bugün ki modern insanın içinde yaşadığı haleti ruhiyenin yansımasıdır adeta. Bu yüzden hepimiz Giovanni Drogo'yuz bir parça, Bastiani kalesinde yaşayan. Şuan bu satırları okuyan kişiye şiddetle tavsiyemdir bu kitap, okuyanlar da bir daha okusun bence, beni her okunuşta yeni bir şey bulunabileceğine ikna etti çünkü..  Bu zamana kadar okuduğum ve beni ciddi anlamda etkileyen kitaplar listesinde rahatlıkla ilk 5’e girer ve kitaplığımdaki “has kitaplarım” bölümüne girmeye hak kazandı.

26 Ağustos 2012 Pazar

Takas ve arka planındaki taktik değişimleri




Malumaliniz geçtiğimiz günlerde İtalyadaki müthiş Pazzini-Cassano takası pazarlıkları fazla sürmeden noktalandı. Bu tür transferler her ne kadar bize çok yabancı olsa da İtalya'da bu kulüpler arası geçiş sık yaşanan bir durum. Bu transferin maddi yönü, özellikle Milan'ın Cassano'nun üstüne verdiği +7milyon € ile kimin kârlı çıktığı tartışıladursun, biz takımlardaki kimlik değişikliği ve bu oyuncuların da bu değimindeki kilit rolü oynayacağı taktik arkaplanına bakalım.


 İnter'den başlayacak olursak; Mourinho dönemi birlikte takım Motta, Cambiasso, Muntari, Zanetti, Stankovic, Sneijder gibi kuvvetli, iyi pas yapabilen orta saha oyuncularıyla ileri uçta görev yapan Milito, Eto'o'ya ortadan top taşıyan, baklava taktik dediğimiz düzenle oynayan takım hüviyetini kazandı. Mourinho sonrası Balotelli, Eto'o, Pandev gibi oyuncuların da ayrılmasıyla birlikte, göreve gelen Rafael Benitez'in elinde yetenekleri daha kısıtlı bir takım kaldı. Gidenlerin yerine Pazzini, Forlan, Zarate gibi oyuncuların alınması takımın hücum yönünü orta alandan çıkan toplarla belirlemesi dışında başka seçenek bırakmıyordu. Bu da onları atak yönünden daha kısırlaştırıp savunulması kolay bir takım haline getiriyordu.  Burada Mou'nun taktik zekasını bir kez daha takdir etmek gerekir ki, aynı özellikte adamlar olmasına rağmen kendisi Eto'o'yu zorlu Şampiyonlar Ligi sürecinde ekseriyetle sağ açıkta, Milito'yu da Barcelona maçından hatırlayacağımız şekliyle sol açıkta oynatıp oyunculardan çok farklı şekilde yararlanıyordu-. Nitekim bunun acı meyveleri kendini vermeyi fazla geciktirmedi ve Benitez takımdan ayrıldı. Fakat bu da çözüm değildi sonrasında gelen Ranieri'nin de ömrü Benitez'den pek uzun olmadı ve genel olarak İnter geçen sezonu tam bir hayalkırıklığıyla bitirdi. Bu sezon hücumda farklılaşmaya ve çeşitliliğe giden takımda ilk transfer Genoa'dan Rodrigo Palacio oldu. Bu transfer önceki sezon yapılan Pazzini ve Forlan'a nazaran daha sprinter ve geriden top alıp kanatlara inebilme profiliyde değişimin ilk emaresiydi. Ve son olarak Pivot santrafor diyebileceğimiz Pazzini'nin takasla Cassano'yla transferi bu değişimin tescili oldu adeta. Artık İnter'in oyun planı değişmişti, eski rakibi ortadan delmeye çalışan takımın yerine tam 4-3-3'ün kanatlarında bulunması gereken özellikleri bünyesinde barındıran Cassano ve Palacio'nun alımının dışında Ricky Alvarez, geçen sezon Espanyol'da kalitesini belli eden Coutinho gibi oyuncuların varlığı, ortasadaki Sneijder'in maestroluğunun dışında takıma farklı ve zenginleştirici bir hücum opsiyonu sağlıyor.


 İşin Milan boyutuna bakarsak; burada düzen tam tersi yönden işliyor İnter'e göre. Geçen sezon Zlatan İbovic, Pato, Robinho, Maxi Lopez, CAssano gibi oyuncularla 4-3-3'e yakın oyun planıyla oynayan takımda değişim göze çarpıyor. Özellikle Zlatan'ın ayrılışı, Maxi Lopez'in bonservisinin alınmayışı ve son olarak Cassano'nun verilip bunların çok dışında özellikleri olan Pazzini'nin alınması ve güçlü orta alana yapılan Montolivo, Muntari, Traore takviyeleriyle birlikte Prince Boateng'in oyun kurucu rolünün gelişmesi, tüm bu saydığım faktörlerle bana öyle geliyor ki İnter'in eski oyun planına dönüldü. Tüm bunların dışında takıma eleştiri getirilen yön Pazzini transferi oldu. Fakat transferin maddi yönünden bakarsak; İbrahimovic ve T.Silva'dan kazanılan para miktarı Milan'a oyuncu satışı konusunda kontakta olan takımların iştahını kabartır ve Cassano'nun da takımdan ayrılmak istemesini fırsat bilen İnter bunu iyi kullanmış. Diğer yandan dışarıdan alınacak yabancı oyuncunun Serie A'ya uyum kumarı ortada varken, yerli oyunculardan bazılarının başka kulübe gitme heyecanını artık kaybetmiş olmaları -Di Natale, Boriello, Quagliarella...-, yeni nesil forvetlerin de -Borini, Destro, Giovinco- bu değişim öncesi tüketilmiş olmaları bu transferi mantıklı kılan diğer bir yön.
 Bunların yanında İnter kariyeri sonrası kendisine karşı oluşan soru işaretlerini dağıtmak Pazzini için iyi fırsat. Bunu Prince Boateng, Robinho, Montolivo gibi oyuncuların beslemesiyle de başaracağını düşünüyorum.


Son olarak bazılarınca sürpriz olarak değerlendirilen bu takasın taktik arkaplanına bakınca gayet mantıklı, sistematik hamleler gibi görünüyor. Bilmiyorum kafamda yarattığım tüm bu sistemler olmayabilir de. Ayrıca ilgimi çeken diğer bir özellik Cassano'nun altyapısını aldığı İnter'le, Montolivo ve Pazzini'nin Atalanta ve Fiorentina duraklarından sonra 3. kez yollarının kesişmesi.

cassano inter

 Bundan tam 5 yıl önce 2007'de Wembley stadında İngiltere'yle oynanan u21 maçında yaptığı hat-trickin yanında oynadığı müthiş futbol ve gol sonrası yaptığı klasik sevinciyle gönlümde dikdatörlük bayrağını diken Pazzo, o bayrak hâla çıkmadı.  



13 Ağustos 2012 Pazartesi

Susmalı



 Son günlerde yaşadıklarım çok farklı. Yazmaya dair yetimi kaybetmiş gibiyim. Bu biraz da bilinçli bir eylemsizleşme durumu aslında. Öncesinde aklımdan geçen, o an düşündüğüm ya da herhangi bir haber karşısındaki tepkimi gerek oturup bir kağıda, gerekse internette o an ki ortamda paylaşma isteği doğardı. Ama artık bu durum tam tersine dönmüş durumda. Yazmaktan korkar hâle geldim. Bunun büyük sebebi içimden öyle geliyor olması, kısmen de- nette önceki düşünce tarzıma bakmayı, bazı olaylar karşısındaki tepkilerimim zamanında nasıl olduklarını görmeyi isterim çoğunkez- ve bundan deneyimlediğim her zaman şiddetle eleştirdiğim düşünce tarzı olan "olaylar hakkında yeterli bilgisi olmayıp o konu hakkında yorum yapan" insan profiline girmiş olmam. Yani ezbere dayalı ya da başkalarının ağzıyla konuşma.(Bu bende fazla olmasa da ufak belirtilerinin bile olması beni ziyadesiyle rahatsız ediyor).

Ve bu süre zarfında birşeyler yazmaktan kaçınmamın bir sebebi de siyasete ilgi sarmam. Şu son zamanlarda önceden bende hiç olmayan bir şey; siyasi konulara, memleket meselelerine, dünyada olup bitenlere, halihazırda devam eden savaşlara ve sonralarında oluşan düzenlere.. yani özetle dünya ve memleket meselelerinin sebeblerini-sonuçlarını araştırıp-öğrenmeye ve neticesi olarak kafa yormaya başladım. E bu süre zarfında da okuduklarımdan, öğrendiklerimden bir şeyler öğrenir öğrenmez papağan gibi her yerde şakımak gafletinden korktuğumdan dolayı da yazmaktan kaçındım. Ve öncesinde içinde ya da çevresinde büyüdüğüm tüm siyasi ezberlerin hepsini bir köşeye bırakarak elimden geldiğince her kesim yazarın yazılarını okumaya gayret ediyorum. Zira ideolojik ezberlerin dışına çıkamayan, bir olay karşısındaki tepkisini karşı ideolojiye bağlamak ucuzluğuna kaçmak da en büyük nefretlerimden. Ve bu yolda da günlük makale okuma sayımı şuanlık çift hanelere dayandırmış durumdayım. Tüm bunların dışında ben bir gazeteci adayıyım. Benim hayat görüşüm bir ideolojinin çevresinde kısılıp kalacak değil, mesleki hayat öncesi kendime verdiğim en büyük söz; şuan okuduğum bazı yazarlar gibi siyasi partilerin değirmenlerine su taşıyan yandaşlardan olmaktansa bu mesleği hiç icra etmemek.

 Bittabi, bu önceki futbol dışı çok bir şey düşünmeyen, daha doğrusu duyarsız kalmayı yeğleyen adam profilinden sıyrılışım ve bu durumun dışarıdan görünüşü sonrası çok yakın arkadaşımdan aldığım tepki "niye bu boş işlerle uğraşıyorsun, sen bu değilsin" oldu. Fakat belli ki beni iyi tanıyamamış, zira hayatta hiç bir zaman bir alana kısılıp kalmamışımdır. Yani hayatta her zaman yaşadığımız, önümüze önyargılardan ya da kısıtlamalardan duvarlar dikip kendimizi hapsettiğimiz küçük dünyalarımızın dışında da bir dünyanın varlığından haberdar olup, o dünyalara kanatlanan kuş merakındayımdır. Bu da kendimde en sevdiğim yanımdır ve bu yazmaya dair "pasifleşme" sürecinde okumalarla sürekli yeni şeyler keşfettim. Özetle şuana kadar hayatımda hiç bir işi birilerine yaranmak, hoş görünmek ya da birilerinden takdir toplama gayesiyle yapmadım, yapmam da. Her zaman kalbimin ve aklımın götürdüğü yere gitmişimdir, hiç bir dış sese kulak asmadan. Ve bunu iyi hissettiğim sürece de devam ettiririm.

Biliyorum, yazıya başlamadan önce kafamdaki yazı taslağıyla başladıktan sonra şuan geldiğim nokta yine çok farklı oldu diğer yazılarımda olduğu gibi. Ama bu da bendeki yazım tarzı oldu sanırım, yazı yazmaya başladığımda koyduğum bütün kıstasları yıkıp o an kafamın içinde cirit atan düşünce her neyse onu yazasım geliyor. Şimdi diyeceksiniz tüm bunlar nereden çıktı, ne oldu da böyle saçmalamaya, düşünmeye başladın? Söyleyeyim dostlar; beni Ludwig Wittgenstein'in "ÜZERİNE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI" sözü çarptı. Bu söz o kadar çarpıcı, etkileyici ve hiç bir şey söylemeden dünyaca şeyi çağrıştırıp-düşündürücü ki anlatamam benim açımdan. -Tabi salt bu sözün anlamının dışında bi'şeyler çıkarıp bu yazıyı yazdığımı da anlamışsınızdır-







10 Haziran 2012 Pazar

Avrupa Edebiyat(!) Şampiyonası


Kendimde yeni keşfettiğim bir yönümle söze başlamak gerekirse; Eskiden Dünyaya futbol üzerinden,-onun bana açtığı pencereden bakarken şimdilerde son yılların moda deyimiyle ‘eksen kayması’ yaşayıp her şeye edebiyat yönünden bakmaya başladım. Haliyle dün akşam yatakta uykusuzluktan dolayı o yana, bu yana kıvranırken ve Avrupa şampiyonasının heyecanını içimde duyumsarken, bir anda şampiyonadaki milletlerin edebiyattaki yansımaları parladı kafamda.


 İlginçtir ki, ilk aklıma gelen de Polonya oldu ve geçen sene yaz aylarında-ki o zaman bilinçli okuyucu konumunda değilim, elime ne geçse okuyorum- ve şuanki durum türünün dışında olay romanları ilgimi çekiyordu. Tabi bunda yaz sıcağında ‘bunaltmayayım kendimi düşüncesi de vardı. E ergenlik dönemleri bir de, gittim kitapçıdan vurdulu-kırdılı-savaşlı bir kitap istedim ve o da 1905 Nobel edebiyat ödülünü almış Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in Leh-Kazak çekişmelerini anlatan Ateş ve Kılıç kitabını önerdi ve ben de aldım. Eğer bu durum olmamış olsaydı muhtemelen Leh bir yazar bulma konusunda çok sıkıntı çekerdim. Devamında gruptaki bir diğer takım Yunanistan'a baktığımda, bu aralar favori yazarlarımdan ve Zorba gibi müthiş bir kitabı yazmış olan Nikos Kazancakis, hiç düşünmeden aklıma gelen isim oldu. Başta bahsettiğim eksen kaymasının bir yansıması da Çek Cumhuriyeti adını duyduğum anda ilk aklıma gelen ismin Franz Kafka olması, bu duruma örnek olabilir. Eskiden öyle miydim sanki?! -Çekler denildiği anda bir Pavel Nedved, Jan Koller gerçeği vardı. Çeklerden bahsederken isminden hiç bahsetmeden geçmeyi düşündüğüm fakat şuan bana bu satırları yazdıracak kadar hürmet Milan Kundera ismini yazamadan edemedim. En tanınmış eseri ve methini fazlasıyla duyduğum fakat okuma şansını henüz yakalayamamış olduğum- ki insanoğlunun bilinmeyene hep bir ilgisi ve kendisi tarafından bilinmeyene hürmeti vardır- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı eserine okumadan önce müthiş bir potansiyel beklentim var. Kendisinin Şaka adlı eserini okudum, çok akıcı, etkili bir dili vardı, bu da kalitesini belli ediyor. Bu grupta en zorlandığım takım, ilginçtir Rusya oldu. Öyle ya hangi birini yazasın; Fyodor Dostoyevski, Leo Tolstoy, Aleksandr Puşkin, Anton Çehov, Maksim Gorky, İvan Gonçarov .. bu listenin önünü alamayız, uzar gider. Hiç kuşku yok ki bu yönde bir derecelendirme ya da  yarışma yapılıyor olsaydı; Rusya ,bugünün futboldaki Brezilyası olurdu. Ve bu yönüyle sadece gruptan değil turnuvanın maç yapmadan kupa verilesi takımı olurdu.

 Bir diğer grup B grubu yazar bulma konusunda değil de, edebiyatçı bulma konusunda azda olsa sıkıntı yaşadığım grup oldu. Buradaki yazarlar filozof ağırlıklı. Almanya deyince, yıllar önce okulda kafamıza vura vura-dayatarak okuttukları Babasız Evler kitabının yazarı Heinrich Böll'ün gelmesi garibime gitti kendi adıma. Herhalde okulda uyguladıkları bu sistemin yansıması bunlar. Ek olarak unutulmaması  gereken bir Friedrich Nietzche var ki, aman diyeyim!  Bunların dışında belki bunlardan çok daha büyük yazarlar var  Almanya'da fakat ben de iz bırakan kişiler bunlardır. Futbolda eskiden beri çıkardıkları ve bugün hâla hürmet edilen Gullid, Cruijjf, van Basten gibi dünya yıldızları futbolcuları ve resimde Vincent van Gogh ve Arthur Rembrand gibi müthiş meşhur ressamlar yetiştirme başarısı göstemiş Portakalların paralel olarak aynı başarılarını edebiyata yansıtamamış olmaları kayıptır onlar adına. Dolayısıyla onlardan tanıdığım filozof Spinoza’yı; Jostein Gaarder’in Sofie’nin Dünyası kitabına borçluyum. Filozof olan Spinoza’nın hayatının, yaptığı bu mesleğin-ilgi alanının ya da akımın adına her ne derseniz- piri olan Sokrates’le  benzerliği dikkat çekicidir. Spinoza’nın döneminde Hıristiyan dogma anlayışa getirdiği eleştirel bakış açısı, Sokrates’e yapıldığının aynısı gibi ‘yoldan saptırıcı öğretiler sunuyor’ yaftasının yapılmasına neden olur. Fakat Spinoza şanslıdır, Sokrates’e verilen idam cezasının yanında kendisi Amsterdam’dan sürülür. Bu olay halen şu an bile Hollandalılar tarafından tartışılan bir konudur. Bunu geçen bir yerde Hollandalıların tarihlerinde yaptıkları utanç olayları listesinde bir yerde gördüm.
 Portekiz’de portföyümdeki isim Jose Saramango. Çok fazla eser yazıp, bugün dünyaca tanınıyor olmasının yanında, kendisine tek başına Nobel Edebiyat ödülünü aldırdı denilen Körlük adlı romanı kendisinin bu başarısının temel taşlarından biridir. Ve kesinlikle alınıp okunası bir kitaptır. Gruptaki son ekibimiz Danimarka’nın temsilcilerinden biri yine Jostein Gaarder’dan öğrendiğim ve Oğuz Atay’ın da Tutunamayanlar kitabında Oswald Spengler ve Friedrich Nietzche ile birlikte "Bu Çağın tanınması gereken filozofları" listesine girmiş biri olan Soren Kierkegaard.  Ve sırf bu son referanstan dolayı kendisini okumasak da,hakkında detaylı bilgilere sahip olmasak da kendisine büyük saygı duyup, hürmet etmemize yeter.Bir diğer temsilcileri ise Açlık ve İstanbul'da 2 İskandinav Seyyah kitaplarıyla tanıdığımız  ve sevdiğimiz Knut Hamsun.


İspanya bu turnuvanın en iyi takımı olarak gösteriliyor ve bu duruma paralel olarak çoğu edebiyatçı tarafından da gerek roman türünün ilk-başlangıç eseri olarak gösterilmesi gerekse Cervantes'in bu eseri Don Kişot'un bugün bile hâla aynısı gibi değerini koruyor olup, okunması edebiyatta da onun en iyi olarak lanse edilmesini sağlıyor. İtalya tarafına geçtiğimizde, oradaki temsilcilerimiz Gülün Adı kitabıyla Umberto Eco ve Tatar Çölü kitabıyla tanıdığımız Dino Buzatti. Bu gurptaki rengimi belli edeceğim belki ama Rusya'dan sonraki favorim İrlanda'dır. Bunun sebeplerine girmemize hiç gerek yok sanırım. James Joyce ve Oscar Fingal Wilde isimlerinin yan yana duruşu bile çoğu şeyi anlatıyor. Kendisinin tam olarak aslını bilmemekle birlikte yine Saramango'nun Körlük'ünde olduğu gibi Drina Köprüsü eserinin tek başına Nobel ödülünü aldırdığı isim olan İvo Andriç, Hırvatistan  adına çok iyi bir temsilci.



Son gruptaki takımlara İsveç'ten başlayacak olursak, bugün her ne kadar yararı tartışılıyor olsa da Nobel Edebiyat Ödüllerinin çıkış yeri olması tek başına yetebilir İsveç adına. Fakat bende adı olan bir başka İsveçli ise Stieg Larsson. Kitap okumayı D&R'ın 'Çok satanlar'ı üzerinden götürdüğüm ve Edebiyatı bundan ibaret sandığım dönemlerde tanıştığım bir yazardı Larsson. Seriye başladığı ve bugün hala aynı popülerliğinde devam eden Ejderha Dövmeli Kız romanına biraz başlamıştım fakat Filmini izlemeye gittikten sonra hevesim kaçtı, bırakmıştım kitabı. Şuan iyi ki de bu olmuş diyorum çünkü böyle Amerikanvari film senaryolarından fırlamış kitapları okumak zaman kaybından başka bir şey değil benim için. Grubun İngiltere kanadına geçtiğimizde şuan ki futbol takımının  mantalitesine uygun bir isim var; George Orwell. Bugünün dünyasında aradığını bulamamış ve geçmişteki hayal kırıklıklarından dolayı (İngiltere'nin şampiyonalar tarihi & Orwell'in İspanya iç savaşında gördüğü acımasızlıklar ve yaralanması)  geleceği sürekli karanlık gören düşünceler... Grubun diğer dişli takımı Fransa'ya baktığımızda Victor Hugo'dan Gustavo Flaubert'e, Andre Gide'den Alexandre Dumas'a , Honore de Balzac'dan Stendal'a uzanan en az Rusya kadar bereketl-i yazarlar göze çarpıyor fakat ben de özel etki bırakmış 2 büyük Varoluşçu yazar vardır: Jean Paul Sartre ve Albert Camus. Bu 2 yazarın yaşadıkları dönemde birbirleriyle olan fikirsel çatışmalarını -ki Sartre'nin Nobel Edebiyat Ödülü'nü  reddetmesini mektubunda açıkladığı  gerekçelerin dışında edebiyat çevrelerinde kendisinden önce bu ödülün 'rakibi' Albert Camus'a verilmesi olarak gösterilir.- göz önüne alınca bugün bu tür tartışmalarda 2 büyük yazarın isminin de bir arada anılması kaderin bir cilvesidir. Bireyin temelindeki varoluşunu, topluma uyumunu -daha doğrusu uyumsuzluğunu- toplumun dayattığı kuralları reddedişleri ve bunun getirdiği ruhsal çöküntü temalarını işleyişleri yönünden de, Camus'un Yabancı'sıyla Sartre'nin Bunaltı'sı aynı kaynaktan çıkmıştır. -Grubun son ve turnuvanın son temsilcisi Ukrayna gelecek olursak onların temsilcisi; yeni okumayı bitirdiğim ve okurken büyük zevk aldığım Ölü Canlar başyapıtının yazarı Nikolay Vasilyevic Gogol. Kendisi Rus ekolüne öncülük etmesi ve Dostoyevski'den önce Saint Petersburg'un kendisiyle anılmasına rağmen kendisi aslen Ukraynalı'dır. Ve bu son okuduğum Ölü Canlar kitabında anladığım kadarıyla 'hayali ihracatı' başlatan ya da bu yolda bir çok kişiye ilham kaynağı olan şey bu kitabın ta kendisidir.  

*: İlkten ne yazacağım, nasıl destekleyeceğim yazıyı diye tereddüt ederken insan kalemi eline alınca, bazen saçmalasa da devamını getiriyor. Kalemin sihri de burada sanırım.  












1 Haziran 2012 Cuma

Latin Amerika'nın ruhu; Eduardo Galeano




Eduardo Galeano, Uruguay doğumlu ama -nette gördüğüm çok güzel bir yorumla-latin amerika’nın ete kemiğe bürünüp dünya toprağında yürüyen ruhudur. Kendisinin yazar olma serüvenini anlattığında, "Biz Uruguaylı çocukların gelecek seçimlerinde, önlerinde 2 seçenek vardır; ya futbolcu olmak ya da -dönemin siyasi koşulları gözönüne alındığında- gerilla&militan olmak." Kendisi de tüm diğer latin çocuklarında olduğu gibi ilk seçenekteki futbolcu olmayı istediyse de -ki her ne kadar okuma fırsatını hala elde edememiş olsam da, kendisinin ülkemizde tanınmasına en büyük katkıda bulunan 'Güneşte ve Gölgede Futbol' kitabında bu konu hakkında fazlasıyla kendinden bahseder-hayat ona bu şansı vermemiş. Bu konudaki düşüncelerini de şöyle izah etmiştir;



"Çok kötü bir oyuncuydum, tahtadan bir bacağım vardı sanki! O yüzden de başka çarem kalmadı, ayağımın yapamadığını elimle yapmaya çalıştım. Bu yüzden futbol üzerine bir kitap yazdım!"

 Ardından gençliğinde kendisini Latin Amerika'nın çalkantılı askeri dikta yıllarının ortasında bulur. Kendisinin muhalif, haksızlığa karşı duruşu ve bunu söylemleriyle destekleyişi başına işler açmakta geçiktirmeyecektir kendisini . Önce 1973'te, Uruguay askeri darbesi sırasında yargılanıp, tutukluluğuna karar verilmiş, ardından gittiği Arjantin'de de askeri rejim tarafından ismi 'ölüm mangalarına' yazılınca, çareyi İspanya'ya kaçmakta bulur. Ve orada kitaplarında anlattığı kadarıyla kırtasiyecilikte başladığı mesleki hayatına gazeteciliğe geçiş kararıyla hayatının seyrini tamamen değiştirir.

 -İspanya'da geçirdiği uzun yaşantısınından sonra, Latin diyarlarındaki diktaların düşüp, ortamın yuşumasıyla birlikte Arjantin, Buenos Aires'e taşınır ve mesleğini orada icra etmeye başlar. Kendisini bugün burada, bu yazıda bile konuşuyor olmamızın sebebi kendisine Latin Amerika'yı dert edinip, bu ülkelerin sorununu dünyaya göstermeye çalışıp, çözümü yolunda destek aramasıdır.



 Bunu başarmıştır da; Venezüella lideri Hugo Chavez'in, Abd ziyareti esnasında Barack Obama'ya verdiği "Latin Amerika'nın Kesik Damarları" adlı kitapta, Latin Amerika ülkelerinin siyasal tarihini ve yüzyıllardır nasıl "Arka Bahçe" olarak kullanıldığını çok çarpıcı ve detaylı bir şekilde göstermiştir. Ve bu olaydan sonra dünya kamuoyunun dikkatini çekmiş ve 70'li yılların kült kitapları arasına girmeyi başarmıştır. Bunun kendisine getirdiği şöhret diyemiyeceğim ben, tanınmışlık, Che Guevara gibi tüm ülkelerin ortak ruhunu kendinde barındırıyor olması, kendisine tüm bu ülkelerde saygınlık kazandırmıştır. Tüm bu yönleriyle çok iyi bir aktivisttir aynı zamanda: Küba Devriminden tutun da, Şili'de Salvador Allende'nin darbeye uğraması sürecinde karşıt duruşuna, Venezüella'da Hugo Chavez'in seçim kampanyalarında destekçisi olmasına, Bolivya nüfusunun yarısını oluşturmasına rağmen Kızılderililerin siyasal olarak yok sayılmasına, bu anlayışın yıkılıp aslen Kızılderili olan ve halen de başkanlık koltuğunda oturan Eva Morales'in iktidara yürüyüşü yolunda yaptığı katkılara değin bölgenin kaderini belirleyen bu gibi bir çok olayın bir fiil içinde bulunmuştur. Doğrusu şu ana kadar tamamen Güney Amerika endeksli birinin portresini çizdim fakat Eduardo Galeano, Filistin konusunda da duyarlıdır ve bu konu hakkında yapılan mücadeleyi destekler nitelikte bildiriler yayımlamasıyla dünya medyasında yer almıştır.  



Kendisi gazeteci kimliğinin dışında; Pablo Neruda'dan geldiğini söylediği şiirsel yeteneği, yukarıda da bahsettiğim üzere siyasi-sosyal olaylara duyarlılığı ve analizleriyle iyi bir siyaset adamı,-özellikle 11 Eylül Saldırıları sonrası açtığı "gerçek terörist kim?" tartışmalarıyla iyi bir denemeci kimliği;
"düşük teknolojili terörizm ile yüksek teknolojili terörizm arasında, dinsel fanatiklerin terörizmi ile piyasa fanatiklerinin terörizmi arasında, umutsuzların terörizmi ile güçlülerin terörizmi arasında, ve zincirinden boşalmış psikopatın terörizmi ile soğukkanlı üniformalı profesyonelin terörizmi arasında epey bir ortak nokta vardır. hepsi, insan hayatını hiçe sayma noktasında buluşuyor: kumdan kaleler misali yıkılan ikiz kulelerin altında ölen 5500 yurttaşın katilleri ve dünya gazete ve televizyonlarının ilgisini çekmeyen, çoğu yerli 200.000 guatemalalı'nın katilleri gibi. o guatemalalılar, herhangi bir islam fanatizmine kurban gitmediler, fakat birbirini izleyen birleşik devletler hükümetlerinden "destek, finans ve ilham" alan ölüm mangalarınca öldürüldüler. "
...ve Güney Amerika siyasi tarihi hakkındaki bilgileriyle, iyi bir tarihçi.. Ve daha fazla niteliği bünyesinde barındıran değerli bir kişilik. Bir gün kendisine tarihçi olarak itham edildiğinde, bunu reddedip; “Ben, hatırlama takıntılı bir yazarım, Amerika kıtasının geçmişini hatırlamak, her şeyin ötesinde Latin Amerika’nın; bellek yitimiyle lanetlenmiş toprakların geçmişini.” diyerek şu müthiş sözü söylemiştir: “Aslanlar arasından tarihçi çıkmadığı sürece avcılık tarihi her zaman avcıyı yüceltecektir.” 

 Yazarın hayatını kısaca yazıp, okuduğum kitaplarından güzel bir kaç metin aktaracaktım fakat yazdıklarıyla beni fazlasıyla memnun eden ve sonrasında kendisi hakkında edindiğim bilgileri aktarıp, böylesine değerli bir yazarı size de tanıtma isteği bir blog yazısı için fazla kaçtı sanırım. Onun için şu son okuduğum ve kendi kurallarımı çiğneyip 2. sefer okumaktan kendimi alamadığım Kucaklaşmanın Kitabı'ndaki altını bastırarak çizdiğim yerleri size bir başka yazı da aktaracağım.