Bu Blogda Ara

7 Eylül 2014 Pazar

Cevdet Bey ve Oğulları

 Kalabalık bir aile içerisinde yaşanan coşkunun, birlikteliğin, dayanışmanın ve iç çekişmelerin karşısında yalnızlığın arzulanan çekiciliğinin, birey olma yolunda soyutlanmaların ve sanatın ve siyasetin dehlizlerinde dolanan idealist karakterler üzerine inşa edilmiş; 3 kuşağın günlük yaşam ritüellerini hiç bir ayrıntıyı ıskalamadan ve sırtını zamanın ruhuna yaslayarak anlatan 'sinematografik' bir kitap  Cevdet Bey ve Oğulları . Nişantaşılı bir ailenin 3 kuşak boyunca serüvenlerini anlatan bu kitap içerisinde barındırdığı karakter çeşitliliği ve bu karakterlerin her birinin temsiliyetini oluşturduğu kimlikleri, refleksleri ve idealleriyle panaromik bir aile hayatı sunuyor . Bu yönüyle Cevdet Bey ve Oğulları'nın tarihi aynı zamanda bir Cumhuriyet tarihidir.
 Cevdet Bey, Meşrutiyet döneminde ticarete atılmış o dönemim azınlık sayılabilecek Müslüman tüccarlarındandır. Hayattaki tek ideali olan iyi bir tüccar olmak ve batılı anlamda modern bir aile yaşantısı kurma hayallerini Cumhuriyet'in temellerinin atılmasıyla daha rahat hayata geçirmiştir. Eski bir Jöntürk olan abisi Nusret'e mukabil yumuşak başlı bir karaktere sahiptir. Kitabın ilk bölümü Cevdet Bey'in 1 günlük yaşam ritüelini en ufak ışığı kaçırmadan detaylı ve okuru içine çekerek çok güzel bir şekilde anlatır. Cevdet Bey'in henüz bekarken kurduğu nalburiye dükkanına "Cevdet Bey ve Oğulları" ismini vermesi ve kitabın bu adla böyle bir eksende ilerleyeceği izlenimi yaratsa da Orhan Pamuk'un kitaptaki dinamizmi mühendislik fakültesinden 3 arkadaş olan Refik, Ömer ve Muhittin üzerinden sağladığını görüyoruz. Bana göre Orhan Pamuk'un yazar olarak en temel meselelerinin başında gelen "bir başkası olma" ve "ötekini düşünmek" halini burada bir teknik olarak kullanır. Yazarın bu kitabı 22 yaşında yazmaya başladığını göz önünde tutarak; o yaşta olağan olarak göreceğimiz farklı ruh halleri merakının, hayatın çeşitliliği düşüncelerinin ve bir yaratıcı yazar olarak "peki ya başka türlü olsaydı?" düşüncesiyle oynama fırsatını cömertçe kullanmıştır. Bu haliyle tek bir noktadan -mühendis olarak- başlayan karakterleri istediği gibi yönlendirmiştir. Nitekim mühendislik fakültesinden 3 arkadaş olan Refik'le aklı ve huzuru, Ömer'le hırsı ve şevki, Muhittin'le de melankoliyi ve tutunamamayı karakterlere giydirmiş ve bu yönde maceralara sürüklemiştir.

    REFİK: Vatanın kurtuluşunu odasında arayan bir Robinson
 Zengin bir konak yaşamı ve yolunda giden iş ve evlilik hayatı Refik'e tasasız, mutlu bir hayat sürdürmektedir. Konformizme meyilli fakat bunun yalnızlığı ve sıkıcılığından tereddüt eden ve bunu zorunlu olarak yürüttüğü arkadaşlık ilişkileriyle dağıtan biri. Muhabbetlerin öznesi değil, nesnesi olmuş daima. Fakat babası Cevdet Bey'in ölümü üzerine varoluşsal sıkıntılar baş gösterir hayatında ve okuduğu Fransız Devrimi yazarlarının da etkisiyle kendini düşünsel alanda üretkenliğe verir. Bu yolda eşinden, ailesinden kaçamak olarak gördüğü taşraya(Kemah'a) gider. Bir Cumhuriyet aydınının taşrayla ilişkileri olarak da görebileceğimiz bu yolculuğa yüce amaçlar katma amacıyla köy sorunlarıyla ilgilenmeye başlar. Fakat orada gördüğü sefalet ve durağanlık onu umutsuzluk haliyle düşünsel olarak ütopik fikirlere sürükler. Nihayetinde kurguladığı 'köy cenneti' tasarıları pek itibar görmez. Sonrasında oğlu Ahmet'in değişiyle "vatanın kurtuluşunu odasında arayan bir Robinson" edasıyla yayınevi işine girer ve en son olarak kendisi hala muallakta kalan bu haliyle Paris'te Sartre'a "Aydınlık Türkiye'ye nasıl gelir?" sorusunu sorarken buluyoruz. Sartre'in cevabı hayatının çelişkisini ortaya koyar mahiyettedir: "Mösyö, sizin yerinizde ben olsaydım, bu azgelişmiş ülke aydını olarak burada sütlü kahve içmez, ülkemde öğretmenlik yapardım."

(Orhan Pamuk'a ait müsvedde)

ÖMER: Yıkıntılar kentinden kendi küçük krallığına
 Nurdan Gürbilek'in Ecinnilerin Stavrogin'ini tasvir ederken bahsettiği 'küstahça kendine dönüklük, zalimliğe varan kibir ve bir zırh gibi kuşanılan kayıtsızlık' nitelikleri Ömer'de vücut bulmuştur burada. Londra'dan aldığı eğitimin dönüş yolunda aklında yalnızca bir fatih olma fikri (Balzac'ın Goriot Baba'daki Rastignacıyla kendini özdeşleştiriyor) ve sıradanlığın 'bataklığına' saplanmayacağına dair kendine verdiği sözler vardır. Bu yolda sermaye yaratabilmek için taşrada demiryolunda çalışmayı ve kazandığı sermayeyle nüfuz yaratmak için de hiç gönlü olmamasına rağmen milletvekili kızıyla evlenerek yaratmaya çalışır. Fakat yaşadığı memleketin arzularını gerçekleştirecek derecede aydınlık olmadığını ve küçümsediği insanlarla aynı sıradan hayatı paylaşmaya sürüklenmek istemediği için Ömer vazgeçer bu düşüncelerinden ve tutku ve hırslarını içinde büyütür. Herhangi bir varoluş sıkıntısı duyumsamayan, toplumdan beklentisi kalmamış ve boşlukta sallanan, ne olmak istemediğini çok iyi bilen fakat ne olması gerektiğini bilmeyen Ömer, kendi küçük krallığını kurar. Nitekim Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu'ndaki Aydın karakteriyle de örtüşür bu yönüyle. Kendisi de tıpkı Aydın gibi hayatta ideallerini ve tahayyül ettiği yaşantıyı gerçekleştirememiş ve bunun kaçamak yolunu da taşrada en azından kralının kendisi olacağı krallığını inşa ederek ikame etmiştir. Arkadaşlarının İstanbul'a çağırma ısrarlarına rağmen tıpkı Aydın gibi bunu reddedip kendi sınırları içerisinde iktidarını koruma yoluna gitmiştir.

MUHİTTİN: Hesaplı şair
Baudeliare gibi bir şair olma isteğini saplantıya dönüştüren, bu yolda melankolik bir yaşam süren ve 30 yaşında intihar etmeyi düşünen bir karakterdir Muhittin.Kitabın en dinamik karakteri olmasına rağmen ziyadesiyle yüzeyseldir. Diğer arkadaşlarına nazaran başarısız oluşunun sonucudur şairliği. Arkadaşlarının yaşadıkları hayatlara yönelttiği eleştiri alttan alta arzuladığı fakat elde edemediği yaşamların veryansınıdır. Bu yönüyle reddeden değil, kaybeden biridir. Nitekim ateşli nutuklarla savunduğu şiirlerini bir köşeye bırakacak ve kendisinin deyimiyle 'aklın ışığını, coşkunun potasında eriterek Turancı harekete katılacaktır. Sonrasında da bir davaya inanmayacak kadar akıllı olduğunu söyleyerek oradan da ayrılır ve en son Ahmet'ten öğrendiğimize göre Adalet Partisinden Milletvekili olmuştur.
Kitabın belki en zayıf noktası klasik tarzda yazılmış böylesi bir eser içerisinde karakterlerin altının iyi doldurulamamış olmaları. Karakterlerin konjonktürel olarak değişimleri yüzeysel olarak yerinde vurgulanması ayağı bu topraklara basan kişiler olduğunu gösterse de tüm değişimlerinin böylesi dış etkilerle şekillenmesi, içsel olarak bunun altının pek doldurulamaması karakterleri zayıf kılıyor. Örneğin; Refik'in değişiminin inandırıcılığına okuyucu varamıyor, eşi Perihan'ın Refik'in tüm kaçışlarına sabır gösterir halde gözükmesine rağmen bir başkasıyla evlenmesi beklenmedik olarak karşılanıyor okuyucuda. Keza abisi Osman'ın çocukları ve eşiyle mutlu görünmesine rağmen bir metresinin olmasının görünürde hiçbir sebebi görünmüyor ve tüm olan bitenler içerisinde Osman'ı ev-iş arası sorunsuz sıkı çalışan bir tüccar olarak görüyoruz.
  Kitapta dikkatimi celbeden bir kaç noktadan da bahsetmek gerekirse;
Cevdet Bey'in kardeşi Nusret'in ölüm döşeğinde kendisine emanet ettiği yeğeni Ziya, başlarından salarcasına amcasının zoruyla asker olmuştur. Fakat babasından kalan miraslardan hak iddia ederek 3 kuşak boyunca ailenin üzerinde bir hayalet gibi dolanmıştır. Yolladığı tehditlere varan mektuplarla, ailenin üzerinde uzaktan uzağa baskı oluşturarak korku salan bu asker karakteri, Cumhuriyet sosyal ve siyasal yaşamındaki askeri otoritenin kitaptaki yansıması olarak görülebilir.

 Dönemin sosyal/siyasal yapısında, demiryolunun çok bir özel bir anlamı var. Devletin taşraya uzanan güvenlik kolları, inkilapların taşıyıcısı, sosyal hayatı dönüştürücü olarak görülen demiryolu yapımı bir diğer yandan da zengin olmanın kısa yoludur. Demiryolları yapımını üstlenen Kerim Bey, bölgede bir milletvekili nüfuzuna sahipken kazandığı servetle Nişantaşı'nda büyük araziler almıştır ve Ömer kısa yoldan servet elde etmenin yolunu burada çalışmakta bulmuştur. Öyle ki soyadlarını Demirağ, Yolaçan, Demirbağ ve Kayadelen olarak koyacak kadar benimsemişlerdir bu yapıyı.

Orhan Pamuk'un ilginç bir şekilde kitapları arası göndermeler yapması dikkatli okuyucuyu biraz eğlendirmek ister gibidir. Zira Sessiz Ev'de milliyetçi bir genç olan Hasan, burada aynı adla ateşli bir TİPli devrimci karakterindedir. Yine Sessiz Ev'de başarısız geçen kaymakamlık denemesi sonrası İstanbul'a dönen Selahattin Bey, bu kitapta uzun yıllar kaymakamlık görevini sürdürmüş çiftlik sahibi biri olarak belirir. Ve 3. kuşak olan Ressam Ahmet Işıkçı esrarengiz şekilde İletişim Yayınları'ndan çıkan Orhan Pamuk kitaplarının kapak tasarımını yapan kişidir.
(Masumiyet Müzesinde Ahmet Işıkçı'ya ait bir tablo)

Kitabın sonlarında Ahmet'in sözlediği "Burası Türkiye gerçeğin kendisiyle değil, kötü bir taklidiyle karşı karşıyayız" sözü; kendisiyle birlikte önceki kuşaktan akranlarının da temas ettiği hakikati işaret ediyor. Koyu bir Jöntürk olan Cevdet Beyin kardeşi Nusret, ölüm döşeğinde Fransız Devrimini andırır şekilde gerçekleşecek devrimi ve Sultanahmet'te giyotinlerle akacak kan hasletleriyle ölür. Cevdet Bey'in bir elitistlik hali olarak bahçesindeki çiçeklerin Latince isimlerini ezberlemesi ve son nefesinde bu isimlerden birini anımsamaya çalışmasıyla ölmesi; Hayatında anlam arayışına giren Refik'in Kutsal bir metin gibi dönüp dolaşıp okuduğu Rousseau'nun İtiraflar'ından etkilenmesiyle toplumsallığa yönelip köylerin kalkınması hakkında araştırmalara girmesinin köylülere acıma ve tiksinme duygusuyla sınırlı kalması; Muhittin'in Baudeliare gibi şair olma arzusunun Baudeliare gibi frengiye yakalanmak isteğiyle sınırlı kalması ve Rastignac olma hülyalarıyla ülkeye gelen Ömer'in nihayetinde bir çiftlik satın alıp yaşaması gibi, idealize edilen tahayyüllerin bu toprakla yüzleşip rasyonelleşmesidir.

  Meşrutiyet'in ilanından başlayarak 1970'lerin Cumhuriyetine değin romanın katettiği fikri, duygusal, sosyal, siyasal ve kültürel aşamalar ve tüm bu aşamaların kuşaklar arası yarattığı değişkenliği ve yozlaşmayı günlük yaşam deneyimlerine değin anlatmasıyla bu ülke düşünsel evrimi üzerine çok önemli nüanslar içerir. Bu yönüyle bu kitabı çok önemsiyorum.


13 Şubat 2014 Perşembe

Sessiz evden gelen sesler


 Zurnada peşrev olmaz, Orhan Pamuk büyük yazar. Bu ülkeye gözümü açtığımdan beri her başarılı insana isnat edilen çeşitli yaftalamalardan o da nasibini almış, bugün dahi kişiliğine yapılan atıflar eserlerinin önündedir. Bende bu yönde bir imtina olmamasına rağmen Tanıl Bora'nın Birikim Dergisinde okuduğum "Tahsilli Cehaletin Cinneti" (bkz.) isimli makale tersinden olumlayıcı bir önyargıya neden oldu. Son dönemlerde kendisine yöneltilen -neyse ki- içerik bazlı eleştirilerden (zor okunan, postmodernist kopyacı, popülist vs) münezzeh olarak şunu söyleyebilirim ki; kendisinin okuduğum ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları, işbu 2.romanı Sessiz Ev ve Benim Adım Kırmızı kitapları gümbür gümbür büyük bir yazarın geldiğini müjdeliyor. Üstelik herkesçe hakkı ve kalitesi teslim edilen Kara Kitap bu listede yokken.


Sessiz Ev, İstanbul'da yaşayan Tarihçi büyük ağabey Faruk, devrimci kız kardeş Nilgün ve zengin olma hülyalarına kapılmış küçük kardeş Metin'in Cennethisar'da hizmetçisiyle yalnız bir hayat süren Babaannelerini 1 haftalık ziyaretlerini konu edinir. Her yıl tekrarlanan bu rutin, sıcak bir aile ziyaretinden ziyade ödenmek istenen bir vefa borcu veya zoraki yapılan bir ayinden farksızdır. Adına yaraşır bir şekilde tam bir sükunet ve karamsarlığın hakim olduğu bu evde, ziyaretler dünyadan ziyade kafasında anılarla yaşayan ve hayatı boyunca emin olduğu tek duygu hizmetçisi(ve kocasının gayrimeşru oğlu) Recep'e hınç duymak olan Babaanne'nin bu dünyayı hatırlamasına ve gerçek hayatları kendileri için birer sıkıntı kaynağı olan torunların bundan sıyrılıp çocukluk anılarının masumiyetine yaslanma saatleridir.

Bir zamanlar cühela bir hazla peşine düştüğüm fakat karmaşık olay örgüsünün (özellikle Ses ve Öfke) ve pek aşinası olmadığım bir yöntemin (bilinç akışı tekniği ve iç monologlar) kullanıcısı William Faulkner gibi bir yazarı sindirebilmemin müsebbibidir Orhan Pamuk. Harika bir şekilde uyguladığı bilinç akışı tekniği ve iç monologları yöntemi okuyucuya muazzam bir okuma keyfi sunuyor. Bu yönüyle çok seslilik hakimdir Sessiz Ev'de. Babaanne'nin geçmişine yaptığı yolculuklarda eşi Selahattin Beyle tanışırız, Selahattin Darvınoğlu. Kendisiyle taban tabana zıt Selahattin Bey'in pozitivist bilim anlayışı, tanrıtanımaz oluşu ve bu yönde ateşli söylemleri ile mutsuz bir yaşam sürmüş olmaları bu rüya seanslarını birer kabus ve zindana çevirir. Selahattin Bey'in böylesi dünya görüşüne ek olarak kendini Batı medeniyetine vakfetmiş olması (soyadını Darvın-oğlu koyacak kadar) ve aşağılık gördüğü Doğu medeniyetinin eksikliklerini kendisinin yazacağı 48 ciltlik eserle kapatacağını düşünmesi, bizde ilmin küçük emarelerini tatmış her yarı-aydının yaşadığı fikir devinimlerini görme açısından çarpıcı bir karakter. Kitapta yazarın böyle bir niyeti ya da amacı var mıydı yoksa benim yaptığım mı aşırı okuma emin değilim fakat Fatma Hanım'ın sahip olduğu mücevher kutusunun arkaplanına kotarılmış müthiş bir metafor sezinledim. Bana göre mücevher kutusu Osmanlıvari değerlerdir. Dindar ve tutucu bir dünya görüşüne sahip Fatma Hanım için mücevher kutusu ailesinden yadigar, her biri yüksek manevi değeri olan eşyalardır ve Selahattin Bey'in ilmini icra yolunda gereksindiği maddi kaynağa ulaşmada eşinden bu eşyaları zoraki de olsa alıp Yahudi tacire satması ve her bu anlaşmazlığa dayalı alışverişte eşiyle arasının açılması Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan inkılaplarla mütedeyyin kitle arasındaki çatışmayı anımsattı bana.


Her bir karakterle farklı serüvenlere yol alırız; Tarihçi Farukla birlikte kütüphanelerde kayıtlı olaylardan hikayeler türetmeye çalışırız(bana Orhan Pamuk'u anımsattı), küçük kardeş liseli Metin'le zengin olma tahayyülleri kurar umutsuz bir aşkın peşine düşeriz, milliyetçi cenahın oltasına yeni düşmüş Hasan'la memleket kurtarmacılık oyunumuzun ilk adımını atarız, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşleri'ndeki uşak Smerdyakov'la bire bir kaderi yaşayan Recep ile başkalarının günahının kefaretini öderken Cumhuriyet Gazetesi okuyan ortanca kardeş devrimci Nilgün'le sessizliğe gömülürüz. Kitapta çarpıcı olan, yazar her bir karakteri en az 4-5 kez kendi ağzından konuştururken Nilgün'ün sesini hiç duymayız. Nilgün bana kalırsa bu ülkede kadına bahşedilmiş hazin kaderin izdüşümüdür; Söz hakkı elinden alınmış, susturulmuş, sindirilmiş ve hep ötelenmiştir. Ve nitekim ölümü bir erkeğin kendisine uyguladığı şiddetten olacaktır. Nilgün'ün sahilde Turgenyev'in Babalar ve Oğulları'nı okurken Bazarov'la aynı makus talihi paylaşacağına dair ilk emareler belirir kafamızda. Ve Orhan Pamuk şüpheyi doğrularcasına zamansız öldürür karakterini. Her ölümdür erkendir biraz evet ama Nilgün'ün Bazarov'unki gibi zamansız ölümü yazarın acaba mesaj verme kaygısı mı güttüğü sorusunu akla getiriyor. Hasılı kitabın bizde bıraktığı etki, eski kitapları karıştırırken Fatma Hanım'ın duyumsadığı hoşluğu bize aksettiriyor. Güzel bir kitap okumuş olmanın mükafatını fazlasıyla alıyoruz bu romandan.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Cabaye sonrası Newcastle United


Newcastle'da bu sezona dair bir değerlendirme yapılacaksa eğer köşetaşlarında şu 3 oyuncunun adının yazılması kaçınılmazdır: Demba Ba, Papiss Cisse ve Yohan Cabaye. Bu isimleri zikretmemin sebebi salt takımdaki etkileri, kaliteleri değil kendilerinin varlıkları veya yokluklarıyla Alan Pardew'i takım kimyasını değiştirme yolunda değişikliğe zorlamaları. Bunlardan ilk 2'sinin (Papissler) etkileri kısmen isimler üzerinden giderilirken son olarak Cabaye'nin ayrılışı takımın kimyasını, formasyonunu ve oyun anlayışını çok derinden etkileyecek derecede infilak yarattı.


Cabaye Lille'dan transfer edildiği günden beri çalışkanlığı ve gösterdiği göz kamaştırıcı performans ile çok kısa zamanda takımda en önemli oyuncu konumuna geldi ve özellikle son 1 sezondur adı sık sık Arsenal, Manchester United, Monaco ile anılır olmuştu. Ve bu kaçınılmaz son, gerek maddi anlamda gerekse de yaptığı sükseli transferlerle Avrupa'da bir fenomen haline gelen PSG'nin yaptığı transfer teklifiyle nihayetine kavuşmuş oldu. Buraya kadar herşey işin kitabına göre ilerliyordu, son 2 sezon felaketi yakınında yaşayan takımın bu sezon Uefa hülyalarında dolanırken takımdan en önemli parçayı satmanın takımın politikasızlığına/çapsızlığına yormamız bizim günümüz futbolundaki çapsızlığımızı gösterir, bu değil derdim. Ne oyuncu ayağına gelen böylesi bir teklifi reddedebilirdi ne de takım maddi anlamda böyle bir getiriden feragat edebilirdi. Fakat benim bu noktada getireceğim eleştiri, oyuncunun ayrılık ihtimalinin bu kadar bariz olduğu bir dönemde takımın bu oyuncunun yerine ikame edeceği alternatifi oluşturmaması. Üstelik önünde Xabi Alonso sonrası Liverpool'u ve Scholes sonrası Manchester United örneği dururken.


Bugün Cabaye'nin ayrılışı sonrası Newcastle'nin kadro yapısına ve az çok Alan Pardew'in 2 yıldır markajımda olup oyun tarzına aşinalığımdan farklı senaryolar oluşuyor kafamda. Geçen sezon takımın en uyumlu parçası görüntüsü veren ve performanslarındaki dalgalanmalarını çok iyi ayarlayıp birbirlerini idare etmeleri yönünden (Cisse'nin geldiği 2011 yılının Eylül ayından itibaren 14 maçta 13 gol atmasına karşılık Ba'nın yalnızca 1 gol atmasıyla, sonraki sezon Demba Ba'nın ilk yarı itibariyle 15 gol atmasına karşılık bu kez Cisse'nin 5 golde kalması) çok güzel bir örnek olan  Cisse-Ba ikilisinden Ba'nın ayrılışı sonrası takım eksik parçayı monte yönünden en uygun adaylardan Remy'yi kadrosuna katmıştı. Ve Bordeaux'tan alınan Yoan Gouffran bu ikilinin arkasında beklemesi düşünülen rölanti oyuncusuydu. Fakat sezon başı forma sponsoru kriziyle başgösteren takımdaki Cisse krizi, ilk haftalardaki ters işleyen Gouffran-Cisse performanslarının etkisiyle de Cisse, Pardew tarafından kızağa çekildi ve uzun süredir forma şansı bulamıyor. Remy'nin bu sezon ilk dönem itibariyle göz kamaştırıcı performans sergilemesine rağmen kendisine eşlik eden Gouffran'ın ayrık oyuncu tipleri olmamaları ve Gouffran'ın maç içinde çabuk pasifize edilebilir olmasından dolayı, yeni forvet arayışına girildi. Ve bu yolda Twente'deki performansıyla umutvar görüntü çizen fakat Gladbach kariyeri pek iç açıcı olmayan Luuk de Jong transfer edildi. Özellikle bu tip pivot santrafor olarak niteleyebileceğimiz transfer takımdaki bazı dengelerin değişeceğinin de sinyaliydi.


 Cabaye'nin ayrılığının bu kadar malumu ilam olduğu bir sezonda, takımın bu pozisyonda alternatif oluşturmamasını ne kadar eleştiriyorsak yapılan Luuk de Jong transferi sonrası ilk maç olan Sunderland karşılaşmasında pek tutucu olmakla eleştirilen Alan Pardew'in takım formasyonunda yaptığı değişikliklerle ne kadar oyuncuya ve kadroya dayalı bir anlayışı benimsediğini görmek de o kadar sus payı veriyor bize. De Jong'un takıma katılışı sonrası forvet pozisyonunda Remy-de Jong ikilisi ideal forvet görünüme kavuşmuş durumda.


 Sezon boyunca Anita, Tiote gibi 2 çok dirençli ve kuvvetli oyuncunun yanında Epl'deki en iyi 'box to box' oyuncularından biri diyebileceğimiz Yohan Cabaye ve bunlara kanat gidiş-gelişini çok iyi sağlayan Moussa Sissoko'nun katılmasıyla birlikte takımın ortasahası tertipli, kompakt, çok kuvvetli, kemikleşmiş bir hüviyete sahipti ve bu tarz oyuncularla oynanabilen rakibe yapılan presle kazanılan topu orta alandan, yerden ayağa oynanan oyunla sprinter forvetlere gol pozisyonu sağlamaktı. Ki takım bu uğurda geçmiş senelerin en önemli parçaları olan Jonas Gutierrez ile Hatem ben Arfa'dan yararlanamadı.


Neyseki ne yapacağı taktiksel formasyon dahilinde belli olan, yaratıcılık konusunda ise Remy'nin ayağına bakan takımın, bu kimyayı bozmama adına Pardew'in tüm sezon yanında oturttuğu Hatem ben Arfa'yı zorunlu bir değişiklik olarak sahaya sürme zamanı geldi. Cabaye sonrası Pardew'in yapması en olası değişiklikler dahilinde ortasahada asgari eski görevlerini yerine getirmeleri beklenilen Anita ve Tiote ikilisine-belki bunlardan Tiote'nin biraz daha sorumluluk alarak ofansa katkıda bulunması beklenebilir- eski kanatlı formasyona dönüldükten sonra Moussa Sissoko ve Hatem ben Arfa eşlik edecek. Savunma alanı Pardew'in en tutucu olduğu bölge olarak göze çarpıyor. Beklerde Santon ve Debuchy başarılı performanslarıyla yerlerini sağlamlaştırmış durumdalar. Takımın kaptanı Coloccini'ye eşlik eden isim geçen sezon Milan'ın elinden alınan Yanga Mbiwayı performansıyla gölgede bırakmış olan Mike Williamson. Bu bölgedeki Pardew'in tutuculuğunu yıkan tek değişken Coloccini'nin artık kronikleşmeye başlayan sakatlıklarında yapılan zorunlu değişiklik.
 Hasılı takımın en önemli oyuncusu dahi olsa, yokluğunda yapılan esneklikleri ve değişim dinamiklerinin böylesi hızlı işlediğini görmek sanırım Premier Lig'in alameti farikası. Bunu başarıyla kotaran diğer takım da Everton'dur.

9 Aralık 2013 Pazartesi

Anna Karenina, Tolstoy sinematografisi ve Asghar Farhadi


Tolstoy ve Dostoyevski okumak insanı ikircikli bir ruh haline sevk ediyor. Böylesi yazarları okuduktan sonra, herhangi diğer kitapları okuduğunuz gibi okuyup geçemiyorsunuz kolaylıkla. Bu tür eserler insana ciddi yaptırım uyguluyorlar, yazma ve yazmamak durumu üzerinden. Bir yanda böylesi yazarlar üstüne benim söyleyecek ne sözüm olabilir ki ruh hali hüküm sürerken, diğer yandan ise tanık olunan bir mucize gibi 'bunu mutlaka anlatmalıyım' duygusu çöker üzerinize. Tüm anlatacaklarınız bu mucizeyi yüceltecekten öteye bir anlam taşımayacağını bilseniz dahi.

                                              Klasiklerin Alameti farikası


Amerikalı yazar Mark Twain, klasik romanın tanımını "Herkesin okumuş olmayı istediği ancak kimsenin okumak istemediği eser" şeklinde yapar. İnsanoğlunun değişmez gerçekliklerini tüm çıplaklığıyla dillendirmeyi başardıkları için 'klasik' sıfatını hakeden bu eserler, günümüz insanının yaşama koşullarının gerisinde kaldığından(sosyal, siyasal, kültürel anlamda) onlara içinde olmadıkları ve tahayyül edemedikleri bir dünyayı okumak fikrini pek de cazip kılmıyor. Fakat böylesi insanoğlunun yaratım yoluyla ulaşabildiği en yüksek mertebelerden istifade etmemenin de ayıbını bilerek 'daha önce okudum, hatırlamıyorum' ya da 'bunun özetini okumuştum' gibi yalanlara sarılıyorlar. Ve elbette ki hacimleri.. Klasikleri orjinallerinden değil de 3'te 1 hacmindeki kısaltmalardan okumak maçların özetlerini izlemek gibi geliyor bana. Maç içerisindeki tüm o ruh hallerinin heyecanından sıyrılmış, damarlarımızı kabartan; bizi hop ayağa kaldırıp hop koltuklara gömen duygu değişimlerinden arınmış, takımın en zayıf parçasının yüreğini ortaya koyarcasına performansını avuçlarımız patlarcasına alkışlama hakkını elimizden almış gibidir bir nevi. 2005 Liverpool'unu var edenin Fowler, Torres veya Luis Garcia olmayıp Sami Hyypia-Jamie Carragher birlikteliği olduğunu bize fısıldayan, maç içindeki herhangi bir dalgalanmanın kahramanı olmasa da yüreğiyle oynadığı bilincini maç içerisinde sezinleyemememiz durumunda maç sonu kupa töreninde naif bir tavırla en çok sevinenin Steve Finnan olmasını anlamamızı sağlayan tam metinleri okumaktır. Aksi halde kollektif bir varoluş şekli olan takım ruhunu terkedip salt golü atan oyuncunun iyi ve son toplam olarak sunulduğu bir tüketim haline bürünmüş oluruz. Hasan Ali Toptaş'ın Harfler ve Notalar kitabında bu durumun emsalinin işbu kitabın yazarı Tolstoy'un başına geldiği rivayet olunur; "Anna Karenina 1877'de yayımlandığında, Tolstoy'a 'bu romanda ne anlatıyorsunuz?' diye sorulmuş; Üstat şöyle cevap vermiş: 'Anna Karenina'da ne anlattığımı anlatabilmek için onu size ilk cümlesinden son cümlesine kadar okumam gerekir'."


Edebi bir eserin bende yer etmesinin temel koşutlarının başında, araya herhangi bir tül perdesi koymadan, 'düşünen bir düşüncenin' ürünü olmadığını hissettirerek gerçekliği bize bir mum ateşine dokunma sıcaklığında fısıldamasıdır. Anna Karenina'da sezinlediklerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki, Tolstoy bu konuda dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yazarıdır. Fakat okuma benliğimde fazlaca hacim yer tutan Dostoyevski tesirini aşamamamın olumsuz yönlerinden olan, her okuduğum yazarı Dostoyevski nazarında değerlendirme durumumun bir yanılgı olduğunu Tolstoy gösterdi bana. Bu durum Raul Gonzalez ile Zinedine Zidane'nı ya da Michael Haneke ile Quentin Tarantino'yu karşılaştırmak kadar abes ve havada kalan karşılaştırmalardı. Böylesi yerleşmiş bir algıyı da ancak Tolstoy gibi bir yazar yıkabilirdi zaten. Bu karşılaştırma emsali hakkında yazdığım tüm o sayfalar dolusu yazıyı gözümde müsvedde durumuna düşüren bir kitap okudum geçenlerde. Bu Stefan Zweig'in 'İnsanlık tarihinde yıldızın parladığı anlar' kitabıydı ve bu da sözünü ettiğim pasajdan bir alıntı:
    "Tolstoy eserlerini bir şair olarak yazmamıştır. Hayalgücüyle sihirli dünyalar yaratmamıştır. Gerçek olan şeyleri anlatmakla yetinmiştir. Anlattığı zaman da bir sanatçının değil objelerin konuştuğunu duyar gibi oluruz. İnsanlar ve hayvanlar kendi dünyasından kendi hareketlerinin tabii ritmine uygun olarak, alışık oldukları özel yaşam alanlarından rahatça çıkarmış gibi görünürler bize. Onların arkalarında daha çabuk hareket etmelerini sağlamak ve itelemek için, Dostoyevski'nin yaptığı gibi -kahramanlarını çığlıklar atarak ve ateşler içerisinde tutkularının meydanına atılsınlar diye şiddetle kamçılayan- heyecanlı bir şair yoktur. Tolstoy anlatırken soluğu hissedilmez. Tıpkı dağlı bölgelerde yaşayanların yüksek bir dağa tırmanırken yaptıkları şekilde hareket eder. Yavaş yavaş, düzenli olarak, derece derece, sıçrayıp atlamadan, sabırsızlanmadan, yorulmadan, zayıflık belirtisi göstermeden; ve kalbinin atışları hiçbir zaman sesine yansımaz. Tolstoy'un peşinde gittiğimiz zaman duyduğumuz eşsiz huzur buradan ileri gelir. Tolstoy'da, Dostoyevski'de olduğu gibi hayranlığın göz kamaştırıcı kıvrımları boyunca bir şimşek hızıyla sürüklenmeyiz; birdenbire uçurumların baş döndürücü derinliklerine atlamayız; kanatlanarak, akla hayale sığmaz bir rüya alemine doğru uçmayız: Tolstoy'un sanatı karşısında tıpkı bilimin karşısında olduğumuz gibi gözlerimiz her şey çok iyi görecek şekilde apaçıktır."

Yaşam mı, ölüm mü? Anna mı, Levin mi?

Böylesi bir kitap hakkında konuşmaya başlayınca insan istemdışı olarak kitabın özetini ortaya çıkarır mahiyette sözler sarf ediyor. Eğer bu satırları okuyorsanız size peşinen yapabileceğim en faydalı iş, bu kitabı tavsiye etmek olacaktır. Kitaptaki her halleriyle orjinal ve bende silinmez hatıralar bırakma yönüyle, Alyoşa ve İvan'ın yanına Levin ve Anna karakterlerini heybeme aldıktan sonra diğer karakterler hakkında daha cesur konuşabilirim sanırım. Tolstoy'da ziyadesiyle varlığını sezinlediğim ikircikli ruh hali kitaptaki 2 temel karakterin üzerine titreyişinde çok baskın olarak gösterir kendini. Bunlar tutkularının, şehvetinin ve kıskançlık krizlerinin pençesinde olan 'Anna karakteri' ile ahlaki idealleri olan, kendisine bir an olsun aman vermeyen ve hakkında konuştuğunda kelimesinin başına dahi her daim büyük harfle başladığı Vicdan ahvali ve bunun tesiri altında varoluş mücadelesi veren Levin karakteridir.



 Anna'nın makus talihine kaba taslak baktığımızda kendisine hınç duyabilir, peşin hüküm vererek sonunu -Vronski'nin annesi gibi- ibret vesikası olarak görebiliriz ve fakat Tolstoy uzun karakter tahlillerinde Anna'yı benliğimize öylesine yerleştirip vicdanımızda onu temize çıkarır ki o kötü sonu hakkında, masum bir insanın suçsuz yere ölümüne yakın bir acıma duygusu çöker üzerimize. Tolstoy da kitapta söz arasında küçük bir noktada ipucu verircesine "Ne cana yakın, ne duygulu insanlar olduklarını anlamak için yakından tanımak gerekir Anna ile Vronskiyi. Ben tanıyorum onları" der ve bize kendilerince masumiyetlerini ıspatlama kaygısı güttüğünü gösterir. Kitap Anna'nın tüm o 'nevruzları' zamanında kendisine rehberlik eden ve kitabın önsözünde de yer bulduğu haliyle İncil'den alıntılanan "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım" sözü kitabın genel olay örgüsünü özetler ve bu söz Anna'da tecelli eder. Fakat Anna'nın kaderine koşut olarak sunulan Levin'in hikayesi ise bambaşka yerde son bulur. Tolstoy'un hayatını, yaşamındaki gelgitleri şöyle bir gözümüzün önüne getirdiğimiz zaman sanıyorum ki kendisini en fazla kotardığı karakteri Levin'dir. Eğitimini bir yana bırakıp taşraya taşınması, o dönemde yeni yeni taban bulan komünist fikirlerden etkilenip mülkiyet ve feodal düzen karşıtı söylem ve icraatleri, iflah olmaz bir evlilik hayatı, Tanrı ve din sorgulamaları ve karşılık bulmayan ilk yazarlık serüveni.. Tüm bunları Tolstoy, kısmi olarak silik bir tip olan Levin'in monologlarında kendisine söyletir-ki modern edebiyatla başladığı varsayılan bilinç akışı tekniğinin ilk tezahürünü görürüz.-


  Kitabın yayımlanma süreci olan 1877'li yıllar Tolstoy'un yaşamındaki buhranlı dönemlere tekabül eder ve Tolstoy gibi bir yazarın kendini bu eserler üzerinden konumlandırdığını baz alırsak, Tolstoy duygudaşlık yarattığı Levin ve Anna karakterleri üzerinden "Yaşam" ve "Ölüm" ahvallerini sorgulama yoluna gitmiştir. Anna üzerinden dudaklarında son bir dermanla kendisine "Alekseyin de, Seryojanın da utancını, yüzkarasını, benim de korkunç yüzkaramı silecek ölüm. Ben ölünce pişman olacak o, içi sızlayacak, sevecek beni, benim için acı çekecek(...) ışığında endişelerle, yalanlarla, üzüntülerle, kötülüklerle dolu kitabı okuduğu mum bir anda her zamankinden daha bir parladı. şimdiye dek Anna için karanlıkta olan herşeyi aydınlattı. Sonra titredi ışık, sönmeye başladı, söndü." sözlerini söyletip ÖLÜM'ü pay eder. Bunun koşutu olarak Levin'e: "Kötülüğün boyunduruğundan kurtulmak gerekti. Bunun da tek yolu vardı, ölüm. Levin kendini inthara birkaç kez öylesine yakın hissetmişti ki, kendini asmamak için ipi saklamaya, kendini vurmamak için tüfekle dolaşmaktan korkmaya başladı. Ama vurmadı kendini Levin, asmadı da. Yaşamayı sürdürdü.(...) Ama artık yaşamım, bütün yaşamımın her dakikası eskisi gibi anlamsız olmak bir yana, ruhuma bilinçli olarak yerleştirebilceğim, kuşku edilemeyecek iyilik kavramıyla dolu olacak." sözlerini geleceğe umut teminatı olarak verir ve kendisi Levin olmayı tercih etmiştir.


Bunların yanında kaygısız, tek kaygısı yükselme hırsı olan Anna'nın kocası bürokrat Aleksey Aleksandrovic, ailesinin güdümünde bir hayat tanzim etme durumunda kalsa da Levinle evlenme şansına varan iyi yürekli Kiti, hayatı boyunca mutsuzluğun mahkumu olmuş ve bunu kırma yolunda kardeşi kadar cesur davranamamış olan Dolli, ebeveynlerinin başında kopan fırtınalara bin kat yabancı zavallı Seryoja, Karamazovların İvan'ına en yakın karakter Levin'in abisi Nikolay...Her biri hakkında sayfalarca yazılabilir ama bu tür karakter analizlerine konuşacak bir karşı ses duymayınca özellikle blogda yazmak pek cazip gelmiyor açıkcası. Ve bunları çabucak geçelim şimdilik.

Tolstoy Sinematografisi ve Asghar Farhadi



                                         Tren, Tanrı Fenomenini mi sembolize ediyor?

Son olarak Tolstoy'da müthiş bir sinematografi varlığı sezinledim kitap boyunca. Bölümler arası geçişlerde sürekli tren metasını kullanması, yarış öncesi bir atın dinginliği, heyecanı ve yarış boyunca hiç bir atın hakkını yemeden herkese aynı anda pür dikkat kesilmesi ve av köpeğinin davranışlarına, düşüncelerine giren bir Tolstoy kamerası vardır adeta. Daha da dikkat çekeni kitabın arka planına yerleştirilmiş, çarpıcı bir tren metaforu vardır bana kalırsa. Anna'nın trenden iner inmez Vronski ile karşılaşması ve gözlerinden ilk parıltının çakması, başlarına gelen her badirede başka bir yere gitme ihtiyacı hisseden karakterler; Anna'nın kocasından kaçıp arzularının peşine Moskova'ya gidişi, Dolli'nin eşine olan nefretini dindirmek için köye Kiti'ye gitmesi, Levin'in beyninde tesirli bomba etkisi yaratan düşünceleri dindirebilmek ve yaşadığı şehir hayatından kaçmak için taşraya gitmesi.. Ve Anna'nın intihar yolunda trenin önüne atlaması ve finalinde kaçış olarak addedebileceğimiz Vronski'nin kötü anıları geride bırakıp Osmanlı'ya karşı 93 Harbi için Cepheye gitmesi... Tüm bu karakterlerin her ruh hali değişimi ihtiyacında bir başka yere gitme istekleri veya bir sığınma/korunma ihtiyacı olarak trene başvurmaları.. Bu bana fena halde "Tanrı" fenomenini çağrıştırdı. İnsanlar bir duaya el açar gibi çareyi trene başvurmakta ararlar her seferinde. Anna'nın kendini ona feda etmesi, Vronski'nin muhtemel ki bilinçsiz, ruhsuz yaşayacağı yılları ona bir sığınma hali olarak değerlendirmesi vs... bilmiyorum Tolstoy böylesi bir düşünceyi zerk etmiş mi romana fakat ben böylesi derin bir arka plana fena halde taktım roman boyunca.  Tüm bu argümanların yanına Tolstoy'un ölümünün bir tren istasyonunda oluşunu bilmek de kuşkularımı, gerçeğe inkılab ediyor.

Anna Karenina ve Asghar Farhadi tesiri


İçerik ve uslüp bakımındansa sinemadan İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin Tolstoy'dan ve Anna Karenina'sından aşırı derecede etkilendiği geldi aklıma. Gerekçelerini kendime açıklarken izlediğim 3 Farhadi filminin (Bir Ayrılık, Elly Hakkında ve son olarak Geçmiş) genel bir portresini çizdim ve tüm bu filmlerde varolan hiç bir karakterin merkeze oturtulmadan işlenmesi ve hiç birinin tam manasıyla ne masum ne de suçlu yaftasının yapıştırılmadan yönetmen tarafından seyircinin vicdanında sınanması yoluna gidilmesi,, -Anna Karenina'da da 4 karaktere eşit ve yüksek oranda yer verilmek suretiyle toplamda 7 karakter ayrıntılarıyla işlenir ve hepsinin tabii kusurları vardır ve masum değillerdir ama suçlu diyebileceğimiz karakter de yoktur.-

-İletişimsizlikten doğan ve kolayca halledilebilecek olayların üstü örtüldükçe açmaza sürüklenip kısırdöngü halini alması.. Bir Ayrılık'ın iskeletini oluşturan ve saadetleri yolunda ufak ama önemli bir engel olarak duran 'mahkeme'nin sonuçlanamaması ve benzerinin kitapta mutluluğa ulaşma yolunda boşanmak isteyen Anna'nın, kocası Aleksandrovic'ten toplumsal, cemiyet kaygıları ve oğlu Seryoja'yı vermek istememesinden dolayı her seferinde veto yemesi,,

-Anna'nın kocası ve aşığı arasında aşınmaya başlayan ruh hali, beynini kemirmeye başlayan kıskançlık krizleri ve kendi hatasından dolayı kocasının öcünü oğlundan alması ile Elly Hakkında filminde Sepideh'in kocasının Elly'nin kaybolmasını oğlunun ihmaline yüklemesi, kaybolduğu haberiyle gelen nişanlısına yalan söylemek zorunda kalan Sepideh'in ruh hali Anna'dan aşağı kalır yanı olmaması,,


-Geçmiş filminde iyisiyle kötüsüyle devam eden Samir ve Marie birlikteliği Ahmed'in Fransa'ya gelişiyle sekteye uğraması ile Kiti'nin evlilikleri öncesinde Vronski'yi Levin'e tercih etmiş olması ve ruhunda bunun silinmez izini taşıyan Levin'in, Vronski'nin kendilerine gelmesiyle hadsafhaya çıkan iç huzursuzluğu,,

-Ebeveynlerinin başında esen sert fırtınaların göbeğinde arada kalan ve eğitmenlerin boyunduruğunda büyümek zorunda kalan Ayrılık'ın Termeh'i ile Kareninlerin Seryoja'sı,,

-Farhadi'nin 3 filminde de filmlerin temelini 'mevhumlar'ın doğrudan etkilemesi (Bir Ayrılıktaki cenin, Elly Hakkında'da Elly'nin okyanusta kaybolmasıyla yokluğu üzerinden dönen tartışmalar ve Geçmiş filminde de komada olan ve sadece son sahnede ruhsuz bedeni gözüken kadın) ile Anna'nın intiharı yolunda bardağı taşıran damla olan, Vronski'nin hiç görmediği ve kitapta isminin dahi geçmediği Vronski'nin annesinin evlenmek için getirdiği gelin adayı,,
..tüm bunlar kitap ve film hakkında oluşturduğum paralel okumalardan çıkarsadığım sonuçlar.

Açmak istediğim bir kaç konu daha vardı fakat fazla da şişirip bulanıklaştırmayayım ne burayı, ne de zihnimi.. Sizi bilmem ama dünyadaki bunca kötücül arasından beni hayata temelinden bağlayan 3 olgu vardır, edebiyat, sinema ve futbol. Bu tür uğraşlar iyi ki varlar ve varlık alanıma katmışım ki zihnimde, ruhumda, yüreğimde uçuşup duran bunca yığını biraraya getirebiliyorum.

26 Kasım 2013 Salı

Terörist Seyrediyor

Wislawa Szymborska'nın bu şiirini her okuduğumda bana kaderi, şansı, tehlikeyi, katliamı, umudu, umutsuzluğu, yazgıyı; kaçınılmazlığını, çaresizliği ve en önemlisi de yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizginin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anımsatıyor. Üstelik gerek şiire zerk edilmiş tüm bu kavramların çeşitliliği, gerekse de kendi meşrebimizce bu kavramların içini doldurmamızla da kült bir roman okumuş hissi uyandırıyor insanda. Öyle ya bazen bir şiir fena halde hayata benzer!


Bardaki bomba on üç yirmide patlayacak. 
Saat henüz on üç on altı. 
Birilerinin bara girmesine vakit var daha 
birilerinin çıkmasına da. 

Terörist şimdiden karşı kaldırımda. 
Mesafe onu tehlikeden korumakta, 
manzarasına da diyecek yok- filmlerdeki gibi. 

Sarı ceketli kadın içeri giriyor. 
Güneş gözlüklü adam dışarı çıkıyor. 
Kot pantolonlu gençler konuşuyorlar. 
Onüç onyedi ve dört saniye. 
Kısa boylu olanı şanslıymış, mopedine biniyor, 
ama uzun boylusu giriyor içeri. 

Onüç onyedi ve kırk saniye. 
Şurada yürüyen kız, saçı yeşil kurdeleli. 
Birdenbire otobüs geçiyor önünden. 
Onüç onsekiz. 
Kız yok. 
Gafilin teki miydi, içeri girdi mi girmedi mi? 
Göreceğiz, hepsini dışarı çıkardıklarında. 

Onüç ondokuz. 
Kimse girmez oldu her nasılsa. 
Kel, şişman adam çıkıyor ama. 
Yoo, ceplerinde bir şey arıyor gibi 
ve 
yirmi saniye kala onüç yirmiye 
aklı eldivenlerinin peşinde, tekrar girdi içeriye. 

Saat tam onüç yirmi. 
Bitmeyecekmiş gibi bu bekleme. 
Birkaç saniye daha. 
Hayır, henüz değil. 
Evet, şimdi. 
Bomba patlıyor. 


*Türkçe çeviri Gündüz Vassaf

19 Kasım 2013 Salı

Yeni Nesil Müslaman Futbolcular Üzerine

Çocukluğuma tekabül eden ve gösteri dünyasının kapılarını yeni yeni araladığımız dönemlerde, o dünyadaki varlığımızı ‘Müslüman’ figürüyle bizden biri olarak temsil eden bir 'Müslüman sporcu' arayışımız ve sığınağımız vardı. Buna yıllar yılı bizi başka mahallenin çocuğu olarak görüp kendi içlerine almayan o dünyada neşet eden ‘truva atımız’ Muhammed Ali ile hıncımızın demir yumrukları olarak kroşe gibi iniyorduk. 2000'li yıllarla birlikte bunun yansımalarını futbolda esmer kavruk silüetleri ve isimleri de eski bir dostu andırırcasına yakın gelen Mağripli futbolcularla gördük.  Futbol hepten yeni bir şey değildi bizim için fakat şov dünyasının sahnesinde bizden birilerinin olmaması acaba maç öncesi tüm o ısınma hareketlerimizin salt top toplama görevi için mi bize yaptırıldığı kaygısını da yaşatıyordu içten içe. Neyse ki kaygımızın yersizliğini erken gördük. Burada da ilk teselliyi pratik anlamda Müslüman kimliğini afişe etmekten daima kaçınıp 'apolitik' takılsa dahi bizim kendisini zoraki benimsediğimiz Zinedine Zidane ve Münih'li Ali Dayı(Daei) vardı. Umudumuzu, beklentilerimizi ve avuntularımızı oraya kanalize ettik bu sefer.

(Lyonlu Yassine Benzia)

Başlarda futbolla kurduğumuz böylesi naif ve saydam ilişki zamanla etkisini futbolun geniş potasında eritse de bugün bunun üzerinden futbolla ilişiği sürdüren insanlar var. 'Müslüman Futbolcu figürü' konusunda artık kendi içinde belli statüko oluşturmuş olan kalıp kadrolar, bayrak isimler vardır. Bunlar; Keita, Abidal, Kanoute, Ribery, Nasri, Muntari, Anelka, Diarralar, Toureler, Papissler.. vs) Ben bunların dışında daha çok son yıllarda bana en az Şampiyonlar Ligi, Dünya Kupası kadar zevk veren özellikle 2011 Meksika’sının u17’si, u19 ve u21 Dünya Şampiyonalarından kendileriyle ilk teması gerçekleştirip ardında iz bırakanların da kulüp performanslarını sıkı markaja almamla dikkatimi çeken birkaç yeni nesil Müslüman futbolcuyla ilgileniyorum. Beni bunlar yönünden cezbeden özellikleri salt Müslüman olmaları değil o turnuvalarda dahi Avrupa takımlarının formaları altında gol sevinçlerini dini referanslarla kutlamaları. Bunun ardında yatan sosyolojik, psikolojik nedenler. Bu örnekler üzerinden konuyu biraz deşip ardında bazı çıkarsamalar yapma uğraşına girmeden şunu da belirteyim ki vereceğim örnekler, spesifik anlamda bir istavroz çıkarma, Samir Nasri gibi tişörte 'Eid Mübarek' yazısı veyahut Kaka, David Luiz örneklerinde sık rastladığımız 'I belong to Jesus' örneklerinden çok daha fazla içselleştirilmiş  bir durum olan 'secde' etmeyi sahaya yansıtan futbolcular.

(Sofiane Feghouli)

Beni meraka sevk eden, bu insanları kimliklerine sıkı sıkıya sardıran, hatta tepki alacağını bilse dahi bu hareketinden geri bırakmayan, onlarda bunu gereksinim haline getiren dürtü nedir? sorusu. Bana kalırsa bu durum tamamen varoluşsal, kendini var edebilme ruh halinin tezahürü. Yıllardır bizde de yansımalarına rastladığımız üzere muktedirlerin öğretisinde “rasyonalize” olduğun ölçüde o toplumun kabulüsündür. 'Hazzedilmeyen yönlerini' yontarsan bu toplum seni içine alıp eşit koşullar yolunda pek de sorun çıkarmaz. Fakat buradaki sorun başa dönüyor, ontolojik soruna... Peki bu durumda var olan kişilik, senin aslolduğun, aidiyetlerini hissettiğin kişiliğin ne kadarına tekabül ediyor? Kendinden hayat adına verdiğin tavizlerin yerini, elde ettiğin tüm o konumların hangi birisi tanzim edecek?’ minvalinde sorular yaydan çıkmış ok misali ardına takılır. Buna mukabil bizde muhafazakar kesimde ve sanıyorum ki diğer Müslüman ülkelerde de benzerine rastlandığı üzere, ‘Müslüman olma’ kişiliğinin karşısına/karşıtlığına Avrupalılık koyuluyor. Senin Müslümanlığın, onlara benzediğin ölçüde yozlaşıyor.

(Adel Taarabt ve Taye Taiwo)

Tüm Batı coğrafyasında İslam bir korku figürü olarak üstlerinde heyula?? halinde dolanırken böylesi bir 'tehlike'nin kendi içlerinden çıkması şaşırtıcı açıkcası. Bu bana Avrupa'nın tüm o materyalist yönüyle sundukları karşısında kendilerinden istedikleri 'rasyonelleşme' teklifini reddedip, hatta bunun ilk zamanlar '????hristiyanlığındaki "kroamkamo??????" lar gibi içten yaşanılası ya da saklanası bir durum olarak değil bizatihi ‘karşı koyuşun mağrur duruşu’ olarak addediyorum.

(Taze İnterli İshak Belfodil)


Üstelik bu karşı koyuşun tezahürünü Zinedine Zidane, Salihamidzic?,  Bouhlarouz???? gibi 1. kuşak göçmenler jenerasyonundan olup henüz geleneklerinden sıyrılamamış yani bizim ilk dönem muktedirlerin de yaftaladığı üzere 'yeterince modernleşmemiş' bu prototipler değil, bizatihi Avrupa'nın ortasında 2.-3. kuşak olarak doğmuş, bunun dışında var olan başka bir dünyanın pek de aşinası olmayan ve Avrupa'nın eğitim, spor olanaklarının edimiyle bugün kendilerini var etmiş genç futbolcular. Hülasa, bu genç oyuncuların secde etme durumunu ben Avrupa’nın kendilerine giydirmek istedikleri kalıpları reddedip biraz olsun kendileri kalabilmenin, kendilerini böyle kabul ettirebilmenin ruh halinin yansıması olarak görüyorum. 


16 Ağustos 2013 Cuma

Norwich City


Bir kulübün amacının tabiri caizse 'ne şiş yansın ne kebab' mantalitesinde olmasını açıkçası pek mantık temeline oturmadığını düşünenlerdenimdir, evet fakat bahsettiğimiz lig Premier Lig olunca bu ilke anlamsızlaşabilir ya da değerini başka türlü sürdürebiliyor. Bu noktada bahsedeceğim takım Norwich City, ve bu noktada bir de itiraf gerekir ki, ben bu takımı geçen sezon büyüklerle oynadıkları, özellikle Arsenal ve Manchester maçlarında keşfettim. Geçen sezon oynadıkları futbol ortasaha oyuncularının oyunun çift yönünü ve ofans yönünü pek efektif oynayamayışlarından ve kontraya dayalı oynayabilecekleri sprinter ofans oyuncularının ellerinde olmayışından doğan bir zorunlulukla savunmada tedbiri elden bırakmayan ve defans/ofans oyununu aynı anda ileri-geri takım halinde yaparak sağlıyorlardı. Doğrusu önemsedikleri defans önceliğinde istediklerini elde ettiklerini söyleyebiliriz fakat bu sefer özellikle gol noktasında sıkıntı baş gösterdi onlar için. Her ne kadar taraftarlarını tatmin etmemiş olsa da geçmiş Birmingham ve Newcastle deneyimlerinden başarıyla çıkmış İrlandalı teknik direktör Chris Hughton, bunu göz önünde bulundurmuş olacak ki defans bölgesini olduğu gibi korudu ve 2 yılın sistemine bağlı olarak yollarına emin adımlarla ilerliyorlar. Şu gerçeğe temas etmek gerekir ki geçen sezon Premier Lig'de gerek kadro kalitesi, gerek finansman ve gerekse de lig deneyimi açısından düşen 3 takım olan Qpr, Blackburn, Wigan'dan daha alt seviyede olmasına rağmen bu takımı ligde tutan içinde bulundukları disiplinli yönetim ve yönetimin uzun vadeye yaydığı kulüp politikası. Premier Lig'e çıktıkları 2011 yılında kadrolarında neredeyse hiç premier lig deneyimi yaşamamış ve hatta kilit oyuncularının Leeds United'la ağırlıklı olarak 3.lig deneyiminden geliyor olmaları (Luciano Becchio, Robert Snodgrass, Bradley Johnson ve Johnny Howson) lige çıktıklarında kasalarına giren çılgın/astronomik rakamlara aldanıp, ligin cazibesini de kullanarak kolayca alabilecekleri bir dolu yıldız oyuncu peşine düşmeyip ellerinde bulundurdukları genç ve tecrübeli oyunculardan oluşturdukları uyum ve bunların çaylak hırsıyla oynadıkları kararlı futboldu onları başarıya ulaştıran.


- Takım kadrosunda sezon başı Chelsea'nin Schwarzer transferi öncesi teklif götürdüğü John Ruddy var. Bekler Steven Whitteaker; Glasgow Rangers'in küme düşme kararı sonrası, Javier Garrido ise City-Lazio takım kimyasına bir türlü uyumluluk gösterememesinden dolayı büyük bir şans ve güç olarak takıma katıldılar. Özellikle Garrido'nın performansı bu sezon Blackburn'den alınan Martin Olsson'un da takımdaki konumunu belirleyici olacak, zira Olsson aynı zamanda ortanın solunda da oynayabilmektedir.  Savunmanın tandeminde ise Sunderland'den hırçınlığıyla tanıdığımız Michel Turner, Tottenham'da Gallas sonrası gözden düşen ve geçen sezon takımdaki ilk sezonunda sürpriz ileri çıkışları ve agresif, başarılı savunmasıyla taraftarlarca yılın oyuncusu seçilen Sebastian Bassong, kaptan Russell Martin ve Liverpool'un Benitez'le kapıldığı İspanyol oyuncu furyasından tanıdığımız genç oyuncu Daniel Ayala alternatifli, güven veren isimler. Ortasahaya geçtiğimizde ise ligin belki teknik yönden en zayıf oyuncularını barındırıyor olsalardı da Johnson, Howson ve Tettey sarfettikleri ekstra direnç gücü ve en azından ofans oyuncularına ileride sağladıkları kısmi rahatlıkla bu açıklarını kısmen kapatıyorlardı. Fakat yine de takımın geçen sezon yaşadığı en büyük sıkıntı bu oyuncuların ofansa yaptıkları katkının minimum düzeyde kalışı ve bu faktör bu sezon takviyeyi kaçınılmaz kıldı.
Nitekim geçen sezon Everton'un olası Fellaini ayrılığı sonrası yerine düşündüğü ve imza aşamasına gelmesine rağmen çıkan bazı sağlık problemlerinden dolayı son anda askıya aldıkları Leroy Fer'in EPL' macerası bu yaz Kanaryalara kısmet oldu. Leroy Fer'in oyunun iki yönünü de oynayabilen profili geçen sezon defanstan çıkılan toplarda topun ofansa aktarılımında yaşanılan sıkıntıya göreceği köprü vazifesi ve bu sezon Hooper/Wolfswinkel transferleriyle de değişen taktiksel formasyonda gerekli olan yaratıcılığı/yeteneği bünyesinde barındırmasıyla da tam biçilmiş kaftan takım için. Ayrıca bu 2 forvet oyuncusunun özelliklerini de göz önüne aldığımızda özellikle Hooper'ın defansın arkasına yerden atılan toplardaki etkinliği, Fer transferini daha anlamlı kılıyor. Ayrıca bunların yanında kanatlarda takımın geçmiş yıllardaki kurtarıcıları Hoolahan, Pilkington ve Snodgrass bulunuyor. Bunlar arasında özellikle Robert Snodgrass'ı ayırmak gerekiyor ki İskoç oyuncu benim Joe Cole/Stewart Downing kalite karışımı olarak tanımladığım çok etkili bir oyuncu ve  yaşını da göz önünde bulundurduğumuzda bu performansıyla takımın onu elinde zor tutacağını düşünüyorum. Wes Hoolahan, Anthony Pilkington ve Grant Holt'u tanımlamak gerekirse, bu oyuncular 'misyon oyuncuları'. Takımı hedefleri doğrultusunda belli seviyeye taşırlar ve o seviyeye ulaştığında takım her güzel ağbi gibi misyonlarının tamamladığını anlar, ayrılmasını bilirler. Bu sezon bunu Wigan'a giden takımın son 4 yılda 3 kez 'yılın oyuncusu' seçtiği Grant Holt gerçekleştirdi. Kanatlara bu yaz u21 Şampiyonasında milli takımla birlikte olan ve Birmingham'dan eski hocası Alex McLeish'in oyun tarzı ve kalitesini Lennon/Ashley Young'a benzettiği Nathan Redmond takviye edildi ve takıma vereceği katkının son demlerini oynayan Hoolahan ve Pilkinghton'la çekişmeli forma yarışına gireceğe benziyor.


Takımın bu sezon en dikkat çeken hamleleri ise, geçen sezon ciddi anlamda sıkıntı yaşadıkları son vuruş eksikliğini gidermeye yönelik; Gary Hooper ve Ricky van Wolfswinkel. Uttretch'te oynarken kaderin cilvesidir, şimdiki partneri Gary Hooper'in takımı Celtic'e yaptığı hattrickle büyük sükse yapan ve adını Hatricky'e çıkaran Wolfswinkel Lizbon'da da parlak günler geçirdi ve şimdi gerçek yeterliliğini Epl'de sınayacak. Partnerine nazaran daha efektif/hareketli, teknik, son vuruşlarda becerili ve kanat varyasyonlarına katılıp yaptığı bindirmelerle partnerine boş alan sağlayan, bizde Burak Yılmaz'a benzetebileceğimiz Gary Hooper takıma doping etkisi yapacaktır. Ve kendisine olan güveni yerine getirircesine ilk maçında Braga'ya 2 gol attı fakat son Panathinaikos maçında sakatlanışı hocayı endişelendirmiş durumda. Hughton sakatlık öncesi de sezon boyunca ofansta oluşabilecek olası sakatlık sorunları ve bu sorunun getireceği kalite farkını yaşamamak için PSV'li Ola Toivonen ve Fabio Quagliarella ve son olarak bizde çıkan haberlere göre Johan Elmander peşinde olduğu isimler.              


Hasılı, Norwich geçen 2 sezonda son 10 takım arasındaki puan farkının çok yakın/kaygan olmasının da etkisi ve yükselen grafiğiyle 12. ve 11. bitirdi ligi. Gerçekçi olmak gerekirse Premier Ligin kaygan zemini ve kaliteli oyunculara sahip olmanın iyi takım olmak için yeterli olmadığını her sezon gösrdüğümüz örneklerini göz önünde bulundurursak, ilk hedefleri ligde kalabilmek. 2. hedef olarak 3 yıldır içinde bulundukları yapılanmaya da uygun olarak yükselen bir pozisyonda yer almak. Ve bence ligin ortalarında düşme hattının üzerinde,  orta sıralarda kendilerine rahat bir konum edineceklerdir. Onlar için bu sezon ilk 10'a girmek müthiş bir başarı sayılır ve ben oynayacakları takım oyunu ve göze hoş gelen futbollarıyla yakın görüyorum buna onları.